PİYASA EKONOMİSİ: TARLADA 50 KURUŞ, MARKETTE 3 LİRA- Podcast Dinle

Zırvaizm podcast nedir? Zırvaizm, en çok dinlenen Türkçe podcast yayınlarından biridir. Bu podcasti en iyi podcastlerden biri yapan şey ise içten, çıplak ve asılcı bir diyalog ile toplumun, tüketicilerin ve çalışarak geçinen insanların ekonomik sıkıntılarına değinmesidir. Yazı, video veya podcastleri internet sitesinde, YouTube’da, hem Google Podcast üzerinde hem de Spotify Podcast ve daha bir çok platformda podcast önerisi olarak bulabilirsin ve sen de dostlarına tavsiye edebilirsin.

Piyasa düzeni ve al-sat ekonomisi. Aracılar ve komisyoncular. Şişen fiyatların tüketiciye ve üreticiye zararı. Podcast.

Transkript

Ne haber? Nasılsın? Çok da yabancı olmadığını ancak yine de merak edebileceğini düşündüğüm bir konuyu seninle konuşacağım. Piyasayı konuşacağım. Piyasa ekonomisini konuşacağım. Eminim, ya haber izlerken ya da internette dolaşırken, şöyle bir serzenişte bulunan birisine mutlaka denk gelmişsindir; “yahu bu domatesi tarlada üretiyorlar bir paraya, şehre geliyor 5 para oluyor, bu ne iş kardeşim, üreten kazanmıyor ki bundan!”

Hatırladın değil mi böyle isyan edenleri. Gel seninle beraber bakalım, bu isyanın nedeni nedir ve piyasa bunun neresindedir. Burada sana bir örnek vererek başlamak istiyorum.

Şahsi (kişisel) mülk ve özel mülk

Örneğin bir arkadaşınla buluşmaya gittiğini farz ediyorum. Bakıyorsun ki arkadaşının kafasında çok güzel bir şapka var. Bayılıyorsun. Diyorsun ki “şapkanı çok sevdim, şapkanı bana satar mısın, onu senden almak istiyorum”.

Arkadaşın da diyor ki “kusura bakma bu benim çok sevdiğim bir şapkam, aynı zamanda benim buna ihtiyacım da var, kafamı rüzgardan ve soğuktan veya yağmurdan koruyor, bu benim sürekli kullandığım ve kullanmak istediğim bir şapka, ben bunu sana satamam, bunu kullanıyorum”.

Bu cevap seni çok tatmin etmese de “tamam” diyorsun ve görüşmenin sonunda yürüyerek evine dönüyorsun.

Fakat yolda bir bakıyorsun, tam da arkadaşının şapkasına çok benzer bir şapka bir dükkanın vitrininde duruyor. Hemen dükkana giriyorsun ve şapkayı kafana takıyorsun. Güzel de oturuyor kafana. Diyorsun ki “ben bu şapkayı satın alayım.

Tabi ki o esnada tezgah ile ilgilenen kişi sana geliyor ve “merhaba, şapkayı beğendiniz sanırım, bu şapkanın takas bedeli 10 paradır, bu fiyat karşılığında bu malı benden alabilirsiniz” diyor.

Sen de gözden çıkarabiliyorsan şapkayı alıyorsun. Soru şu, o esnada satın aldığın şapka ile ondan yarım saat önce arkadaşının kafasında gördüğün şapkanın arasındaki fark nedir?

Arkadaşının kafasındaki şapka onun şahsi şapkası iken ve o şapkanın bir kullanım değeri var iken, az önce satın aldığın şapka ise bir kullanım değeri olmayan, birisinin özel mülkü olarak rahta duran, satılmak adına üretilmiş, kimse tarafından kullanılmadığı için de bir takas değeri olan üründür.

Peki bu örneğin, yazının başında anlattığım, domates’in tarladan çıkıp piyasaya geldiği zaman pahalı olmasından şikayet eden tüketiciler veya çiftçilerin serzenişleri ile alakası ne?

Kullanım değeri ve takas değeri

Diyelim ki kullandığın bir evin var. Bu ev senin şahsi mülkün ve sen her ne kadar istesen de bu evi satamıyorsun çünkü eğer bu evi satarsan başka herhangi bir evin olmadığı için ya sokakta kalacaksın ya da kira ödemek zorunda kalıp başkasının evini kiralayacaksın.

Peki soru şu, eğer ev kiralamak durumunda kalırsan, kiraladığın ev, içerisinde hali hazırda birisinin yaşadığı, hali hazırda kullanım değeri olan bir ev mi olacak yoksa bir takas değeri olan, birisinin özel mülkü konumunda olan boş bir ev mi olacak.

Elbette ikinci söylediğim. Bu sefer de emlak piyasasından kendine uygun olarak gördüğün bir ev bulup o evde yaşamaya başlayacaksın.

Bu noktada önemli bir bilgiyi seninle paylaşmak istiyorum. Bir malı satın alırken ödediğin şeye fiyat denirken, bir hizmeti satın alırken ödediğin şeye ücret denir. O sebeple kira ödemelerinde alınan paradan “kira ücreti”, emlak alımlarında verilen paradan da “fiyat” şeklinde bahsedilir.

Şimdi. Basitçe anlatacak olursak ve tarihte geriye gidecek olursak, köle-efendi düzeninde kölelerin doğrudan bir fiyatı, satın alım değeri alıcısına biçiliyorken bu durum ağa-maraba düzeninde ücrete dönüştü. Artık marabalar bağlı bulunduğu ağaya, krala veya derebeyine bir ücret karşılığında çalışmaya başladı.

Ondan sonra gelen düzende ise, kapitalizmde ise, efendisini seçmek pahasına da olsa yine bu insanlar, sen ve ben emeklerimizi “en iyi” ücreti veren alıcıya emek piyasasına gidip satar hale geldik.

Elbette bu düzenin de içinde amele pazarları, hamal pazarları, sonrasında iş ve işçi bulma kurumları, ardından insan kaynakları firmaları yani ihtiyaca göre gelişen hangi taşeronluk, komisyonculuk uygulaması var ise gelişmeye başladı.

Yazının tam bu kısmında, yazının başından beri bahsettiğim domates örneği ile, emlak örneği ile, iş gücü örneği arasında bir bağlantı kurmaya başladığını farz ediyorum.

Şehirli kalabalıklar

Bizler, şehirli kalabalıklar olarak, tarlalarda, köylerde, çiftliklerde üretim yapan üreticilerin ürettiği değer ve gıdaya ihtiyaç duyuyoruz. Onlar da şehirli kalabalıkların genelde hizmet sektörü altnda ürettiği hizmete ve değere ihtiyaç duyuyorlar.

Fakat bu iki kalabalığın ortasında, tam arasında, sürekli iş veren, patron, al-satçı, tüccar denilen bazı aracılar, taşeronlar var. “Tarihin En Eski Taşeronları: Katiller” isimli yazımı okuyarak benim bu taşeronlara ait fikirlerimi bulabilirsin.

Devam edelim. Domates üreticisi örneğine geri dönecek olursak. Güneşin altında terleyen ben, tırnaklarına kum-çakul-toprak giren ben, ellerine diken batan ben, tezek-gübre kokusu çeken ben, kış geldiğinde mahsulü don vurmasın diye ürünün başında bekleyen ben, çuvallarla-sandıklarla malı taşıyan ben neden 1 kazanırken, benim ürettiğim değeri alıp sözde “çok iş başaran” alıcılar ve satıcılar, tüccarlar ve komisyoncular günün sonunda kazanan oluyor?

Buradan devam etmeden önce çoğu yazıda belirttiğim gibi kapitalizmin asıl işi yapanların, üretenlerin değil de, üretilen ürün ve hizmetleri alıp satanların kazandığı bir düzen olduğunu hatırlatmam gerekir.

Tüccar ve Üretici

Kapitalizm öyle sana bana anlatıldığı gibi işlemiyor. Bu düzen üretenlerin değil, sahip olanların kazandığı bir düzendir. Bizler, Fransız İhtilalinden beri efendisini seçmek pahasına aynen ağa-maraba düzeninde olduğu gibi emeğini bir ücret karşılığında satmaya çalışan insanlar olarak bu sefer piyasanın hayatımızda daha çok yer edindiği, sınırlarını genişlettiği ve hatta 1980’den sonra küreselleştiği bir dünyada yaşamaya başladık.

Bu aynı zamanda şu demekti, emeğin daha ucuz olduğu coğrafyalardan işçiler kalkıp, senin-benim bulunduğumuz ülkeye çalışmaya gelebiliyor, veya üretimin daha az maliyetli olduğu ülkelerden çok temel sayılabilecek gıda malzemeleri içinde yaşadığın ülkede üretilmek yerine o ülkelerde ürettirilip iç piyasaya satılıyor.

Bizler de sıradan insanlar olarak tüketirken tekel sayılabilecek o gıda tüccarlarının neden bizi kazıkladığı, “neden bize pahalıdan malları sattığı” sorusuyla baş başa kalıyoruz. Üreticiler olarak da “neden o üretilen değerden kapitalistlere kıyasla daha da az kazan elde ettiğimiz” sorusuyla baş başa kalıyoruz.

Peki bu piyasa denilen şey. Malların ve hizmetlerin dolaşabilmesi için kapitalistler tarafından “en çok ihtiyaç duyulduğu” söylenilen şey ortadan kalkarsa ne olur?

Hemen liberaller kalkar derler ki “aaa, devlet ekonomiye müdahale etmesin kardeşim, devletin işi gücü mü yok patates ile, patlıcan ile, domates ile uğraşıyor, hem bu sektörden bir sürü insan ekmek yiyor, amelesi ile, hamalı ile, lojistiği ile…. ne olsun o insanlar işsiz mi kalsın, müdahale etmeyin”….

Bu tür zırvaları mutlaka daha önce duymuşsundur. Baktılar kendi çıkarları tehlikeye mi girecek, hemen senin-benim gibi çalışarak geçinen insanları öne sürüp diyorlar ki “yahu bizi düşünmüyorsunuz bari onları düşünün, bir sürü insan ekmek yiyor bu sektörden”…

Tabii yersen…

Parazitlerden ve komisyonculardan kurtuluş

Biz ne biliyoruz, bu piyasa düzeni ne tüketicinin ne de üreticinin faydasına. Tam aksina, al-sat yapanların yani tüccarların faydasına çalışıyor. Dolayısı ile üretenlerin değil de sahip olanların kazandığı bu ekonomik modelde o sektörde çalışanların işlerini kaybedeceği bir iddiası ancak bir yalandan ibaret.

Kapitalizmin ötesine geçtiğimiz ve tam istihdam politikası uygulanacak olan bir düzende, o emekçilerde zaten yapmış oldukları şeyi yaparak, yani üreticinin ürettiği değeri tüketicisi ile buluşturarak geçimini sağlıyor olacak. Fakat tek fark, fiyat üzerine fiyat bindiren, komisyon üzerine komisyon bindiren bu parazitlerin düzenden çıkması ve toplumun bu yaradan arınmış olması olacak.

Bizler halk olarak aptal insanlar değiliz ve şunun farkındayız. Yeni tarım teknolojileri ile ortalama her ülke kendi nüfusuna yetecek kadar temel gıda ürünleri üretecek konumda. Hali hazırda bu ürünlerin dolaşımı için kurulmuş olan lojistik ağları da kullanılıyor vaziyette.

Demek ki bu durum bir kapasite yani yapılabilirlik problemi de değil. Daha önce şirketlerin, özel girişimcilerin yapmış olduğu şeyi, şimdi bizler yani üreten insanlar, tüketen insanlar yani devletler olarak yapacağız.

Üstelik böyle güzel bir şeye muhalefet etmesi beklenen insanlar çok az sayıda. Biz mevcut durumumuzda onların kârları, kendimizin zararı pahasına zaten çarkları çeviriyoruz.

Stokçuluk şov

Bunun yanı sıra, çoğu kapitalist ülkenin tarihinde görüldüğü gibi zor zamanlar geldiğinde o komisyoncuların, tüccarların ellerinde topladığı malzemeleri fiyatları şişirmek pahasına kontrollü bir şekilde piyasaya sürmesi gibi bir gerçek var.

Sen de internet gibi açık kaynaklara girerek sıradan halkların ne gibi stokçuluklar ile uğraşmak zorunda kaldığını öğrenebilirsin.

Bizler, gariban dünya halkları olarak üretirken ve tüketirken enayi yerine konulan insanlar olarak bir de kalkıp demiyor muyuz “bu düzen bizim karnımızı doyurabilir, bizi iyi yerlere getirebilir, iyi yönetilirse de kalkınmamıza yol açabilir”…

350 yıllık fiyasko

Ancak kıymetli okuyucum ne yazık ki kapitalizmin denendiği 350 yıl bize durumun böyle olmadığını ve olamayacağını defalarca gösterdi.

Kıymetli okuyucum, senden anlamanı rica ediyorum. Bu düzen senin-benim sırtımda, üreten insanların sırtında ağır bir yük. Bir de bizi iyice piyasaya entegre ederek bu düzenin kendini yeniden üretmesini istiyorlar. Halbuki Aristo ve Platon’un “piyasa düzeni insanı yozlaştırır” demesinin üzerinden binlerce yıl geçti.

Bizler ise şimdilerde üretenlerin ve tüketenlerin sırtından haksız kazanç elde eden insanların, haddinden fazla kârlar elde ettiği bir düzende yaşıyor olabiliriz, hatta bu düzen seni-beni emek piyasasında girdi olarak dolaşan bir ürün haline de getirmiş olabilir, fakat benim isteğim az önce dediğim gibi, kapitalist modelin bir gün seni-beni kurtuluşa erdireceği, yokluktan krizlerden ve yoksulluklardan kurtaracağı inancının ortadan kalkması. Üstelik başak bir dünya ve hep birlikte kurtuluş mümkünken.

İçeriği beğendin mi? Beni Patreon üzerinden destekleyebilirsin!

SON 5 BÖLÜM

İlk Yorumu Siz Yapın

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir