MOTİVASYON KONUŞMASI KANSER YAPAR

Transkript

Merhaba, nasılsın? Bütün yazı boyunca “pozitif düşünce” denen kavramın aleyhine konuşacağım. Bunun okuyucumda biraz alınganlık yaratacağını tahmin edebiliyorum çünkü bu konuyu her ne zaman gündeme getirsem, genelde dünya ve insanlık barışının karşısında duruyormuşumcasına tepkiler alıyorum.

Gel birlikte bakalım, neden böyle tepkiler aldım.

Kanser

Şunu yazımın en başında belirteyim. Ben iyi bir gün geçirmenin, mutluluğun ve keyifle gülümsemenin karşısında değilim. Karşısında olduğum şey, asıl yazıhanesinin Amerika olduğunu bildiğim bir kavram ve akım. “Pozitif Düşünce” kavramı. Bu düşünce tarzının 21. yy’daki köklerini kazırsan sen de arkasında “Made in U.S.A.” damgasının olduğunu göreceksin.

Peki bu düşünce tarzı ne buyurur? “Pozitif düşünmelisin, neşeli gözükmelisin, iyimser olmalısın, eğer değilsen de kendinde bir hata aramalısın.” der.

Ben şahsen bu “iyimser” olmanın, “pozitif” olmanın zorunlu olduğu düşüncesiyle hiç barışamadım çünkü bu düşünce tarzının kullanım şekli ve kullanım alanlarına baktığımda çok büyük enteresanlıklar gördüm.

Örneğin kanserle mücadele kültürü.

Benim gibi, kanser hastası bir tanıdığı olanlar şunu bilirler ki; kanser hastalarına ve etrafındaki insanlara sürekli pozitif düşünmeleri telkin edilir ve iyimser olmaları buyrulur.

Hatta bu hastalığı normal karşılamaları ve kucaklamaları istenir. Bazen öyle ileri giderler ki hastalığın bir “armağan” olduğunu söylerler.

Bu konuda yazılmış “The Gift of Cancer” isimli bir kitap dahi var. Hala satışta.

O halde neden bunu yaparlar? Telkin o dur ki ilaçların o yıpratıcı etkilerinden ötürü sinirlenmemelisindir. Sosyal sigortan olsun veya olmasın, hastalığın sende yarattığı o kötü etkiler olsun veya olmasın, asla sinirlenmemelisin. Böyle yaygın bir hastalığa çevresel olarak neyin sebep olduğu ve hastalığa neden hala çözüm bulunamadığına da sinirlenmemelisin.

Yine kanser hastası olan bu tanıdığımdan ötürü biliyorum. Eğer sinirlenirsen sana gelir derler ki “bak pozitif ol, çünkü pozitif olursan iyileşme yolunun önünü açarsın”. Tam da bu noktada bu iddiayı, yani “pozitif düşünmenin kanserle mücadelede hastaya tıbbi açıdan iyi geldiğini” duyanlardansan sana çok kötü bir haberim var.

Ne yazık ki bu laf sadece bir klişeden ibaret.

Pozitif düşüncenin bağışıklık sistemini güçlendirdiği falan yok! Buna dair tek bir bilimsel kanıt da yok. Pozitif davranmanın da bağışıklık sistemini güçlendirdiğini gösterir bir bulgu yok. Fakat yine de bu klişenin sürekli tekrar ettiğini gördüm. İyimser insanların, pozitif düşünen insanların bu hastalıkları atlattığına dair hiç bir kanıt olmamasına rağmen…

Hatta bunu öyle bir reçeteliyorlar ki, sanki “mutlu yaşamak”, “iyimser yaşamak” sağlıklı olmak adıan bir önlemmiş gibi anlatıyorlar. Buna gerek yok. Sadece mutlu ol. Bu kadar. Bu yeter.

Burada hastalığın asıl DANİSKASI olan şey, bu “pozitif düşünce”, “pozitif olma akımı”. Bu akım öyle bir baskıyla kapitalist toplumlara sirayet etti ki, artık mutlu olmasan bile mutlu gözükmen gerektiğini söyleyecek kadar yüzsüzleşti bu akımı savunanlar…

Ama yazının bu kısmına kadar anlattıklarım sadece bir başlangıç.

Sirayet

Özellikle içinde yaşadığın ülkede, diğer birçok kapitalist toplumda olduğu gibi bu akım hayatın başka alanlarına da sıçradı.

“Her nerede bir problem var ise, onu pozitif düşünce ile yok edebilirsin.”

“İnanmak, başarmanın yarısıdır.”

“İyi şeylere odaklan, iyi şeyler elde et.”

“İmkansız diye bir şey yoktur.”

Gibi sloganların duyulmaya başladığı bir noktaya geldik. Örneğin fakirlik. Benim uğraşmakla en çok zevk aldığım konul. Bu konunun üzerine yazılmış yüzlerde “kişisel gelişim” kitabı var.

Ben de bu kitapları okudum. Kötü olan bu kitapları okumam değil, bir zamanlar o kitaplarda yazanlara belki senin de şu an inandığın gibi inanmış olmam.

Bu kitaplarda ne gördüm? Örneğin “attracting money” diğer bir deyişle “parayı kendine çekmek” gibi bir kavram gördüm.

Bu kavramı pozitif düşünce akımı içinde pazarlıyorlar. Onlara göre düşük ücret, ücretli köle olmak, işsizlik gibi şeyler biz fakirler için sadece birer bahane.

Daha önce “Ayvayı Yedin Zenginlik Genetikmiş” isimli yazımda anlattığım gibi. “Eğer işsizsen, bu senin hatandır, işsizlik ve fakir doğmak gibi bir şey sadece bir bahanedir”, gibi gibi laflar söylüyorlar.

Diyorlar ki “eğer fakirsen, zihinsel engellerinin üstesinden gelememişsindir ve bu senin suçundur, kendini kişisel olarak yeteri kadar geliştirememişsindir”.

Hemen bu lafların ardından da o motivasyon endüstrisinin icat ettiği motivasyon kitaplarını, motivasyon konuşmacılarını, filmleri belgeselleri sana ve bana hem bireysel olarak hem de kurumsal boyutta şirketlere satmaya kalkarlar.

Sen de, ben de o motivasyon endüstrisi tarafından piyasaya sürülen kitapları alır okuruz. O adamları ve kadınları oturup dinleriz.

Tabii yersen…

Vicdanlara sesleniyorum! Sana sesleniyorum. Genç ömrünü, emekli olana kadar çalışarak geçirecek olan veya iş bulamayan okuyucularıma sesleniyorum. Sen-ben, biz halk olarak neden pozitif düşünmemiz ve mevcut durumları yani kötü şartları kabullenip “iyimser” olmamız konusunda ikna edilmeye çalışılıyoruz?

Örneğin hangimiz sesi moralsiz gelen bir müşteri temsilcisi ile konuşmaz, somurtkan bir garsona sipariş vermek veya üzgün bir öğretmenden ders almak siteriz ki?

Bazen çalışanlar olarak “pozitif” olmamız, “gülümsememiz” ve “mutlu gözükmemiz” konusunda baskıya maruz kalıyoruz. İş o raddeye geliyor ki sen-ben bu baskıya maruz kalmamış olabiliriz. Ancak illaki mutlu gözükmediği için şikayet edilen ve azarlanan bir çalışana denk gelmişsindir veya mutlaka böyle bir olayı duymuşsundur. Sırf “mutluymuş” gibi gözükmediği, davranmadığı için patronu tarafından işinden kovulan, hizmet sektörü emekçileri var.

Bir yandan da “işini kaybetmenin aslında o akdar kötü olmadığını, bunun belki bir fırsat olduğunu” telkin eden kitaplar ve motivasyon konuşmacıları var. Sen de çok iyi biliyorsun, çünkü bunun içinde yaşıyoruz.

Geldik yazının ortalarına. Artık yazının başında neden o kanser olan hastalar arasında dolaşan bu “pozitif” olma akımından bahsettiğimi daha iyi anladığını zannediyorum. Aradaki bağlantıyı kurmanı rica ediyorum.

Korkunç bir sömürü ile yüzleşen, işinden mutlu olmayan, kendine hakkı teslim edilmeyen ve hastalanmış insanları alıyorsun ve diyorsun ki “ya aslında bu o kadar da kötü bir durum değil, iyimser ol, aslında bu kriz, bu felaket bir fırsat bile olabilir senin için. Daha ruhani, daha gelişmiş, daha mücadeleci olabilmen içni bir fırsat bu”.

Tabii yersen.

Senden rica ediyorum. Gerçek manada ıstırap çeken, yoksulluk çeken veya hastalıkla cebelleşen, aynı zamanda da samimi olduğun kişilere git sor bakalım. “Mücadelelerinden” ve “fırsatlarından” keyif alıyorlar mı diye…

Ben bu lafları kurunca, “aman defol be, uzak dur, bizi de kötümser yapacaksın” diyen insanlar bile gördüm. Bu akıma kendini kaptıranlar diyorlar ki “asla sürekli şikayet eden bir insanın yakınında bulunmayın çünkü bu negatif enerji dalgaları yaratır”.

Daha acınası bir gerçekten bahsedeyim. Bir de bunu diyen insanlar utanmadan kanseri metastaz yapan, ölüm riski artmış hastaları dayanışma gruplarından sürgün ediyorlar…

Zaten neden öyle birini etraflarında istesinler ki? Bütün gurubun motivasyonunu düşer…

Evrene Mesaj, Secret

Bu lanet akım nerede başladı biliyor musun? 2006 da yayınlanan bir kitapla ortaya çıktı. Reklamı çok iyi yapılan bir kitap. Eminim bu kitabın adını en az bir defa duymuşsundur. Kitabın adı “Secret” yani Sır.

Tekrar söylüyorum, öfkem kendime, bu insanlara değil çünkü ben bütün yazılarımda insanlarla değil fikirlerle mücadele ediyorum. Ne diyordu bu kitapta, “eğer zihninde istediğin şeyi görselleştirirsen, o şeyi elde edebilirsin.” Evrenden isteyebilirsin.

Şimdi diyebilirsin ki “ya Sevan, insanların sana göre yanlış da olsa , bazen kendi konfor alanlarında, iyi şeyler düşünüp, hayal edip, hatta bunun için küçük ritüeller yapmaları, iyi hissetmelerinin ve bir nevi kendilerini yanıltmalarının ne gibi kötü bir yanı var?”.

İşte geliyoruz yazının sonlarına. Benim burada büyük bir kötülük olarak gördüğüm iki şey var. Bunlardan birincisi, yanılsamanın ve yanıltılmanın ilüzyon şovları hariç hayatın diğer her alanında tehlikeli olduğu gerçeği.

Buna bir örnek vereyim. Sadece içinde bulunduğun ülkedeki kapitalistler değil, dünyanın diğer ülkelerinde bulunan kapitalistler de 2008’den önce “kriz bizi teğet geçecek, bize bir şey olmayacak” diye laflar kuruyordu.

Hatta 2008 yılından önce Amerikan devletinde bir kaç ekonomist hariç hiç kimse mortgage kredi balonunun, kredi balonunun patlayacağı gerçeğini halka söylememişti.

Bizler gariban halklar olarak kredi almaya devam etmemiz gerektiğine ve çöküşün olmayacağına inandırıldık. “İyimserlik” ve “pozitiflik” lafları ile yanıltıldık.

Dahası kredi almaya cesaretlendirildik. Büyümelerin doruğundaydık, rakamlar şahaneydi… Eğer 2006 yılında çıkıp biri “ya ekonomik kriz gelecek, şarampole yuvarlanacağız” deseydi o adamı çarmıha gererlerdi.

Doğru, kim “negatif” düşünen birisini ister ki… O krizden önce Amerika’da bulunan Lehman Brothersın kredi biriminin başındaki bir isim krizin geleceğini söyledi diye işinden kovuldu. Örnekler çoğaltılabilir. Sen de internet gibi açık bilgi kaynaklarından o yıllarda ne olduğunu araştırabilirsin.

Sonuçta eğer bir işin yok ise, “iyi” bir işin yok ise, suç sendedir çünkü yeteri kadar pozitif düşünmemişsindir. Sanki işsizlik gibi bir olgu kapitalizme gömülü bir şekilde kaçınılmaz olarak varlığını sürdürmüyormuş gibi…

Devam edelim. Bak bu çok acımasızca. İster bir kanser hastasına, ister bir işsize, istersen de işinden memnun olmayan birine bunu yapmak çok acımasızca.

Onlara dönüp “iyimserlik” satmak affedilemez çünkü bunu yaparak o insanların dertlerinin sayısını arttırıyorlar. Bu sefer “ya acaba bende mi hata var” diye düşünmeye başlayıp ikinci bir dert ediniyorlar bu insanlar kendilerine. Merak etmeyin yoksul kardeşlerim, sizde bir hata yok.

Sen yeteneklisin, senin belki bir diploman var. Becerilerin var. Tembel de değilsin. İş bulamadığın için veya işinden memnun olmadığın, yeteneklerin heba olduğu için “iyimser” olmamalısın. Öfkeli olmasın. Öfkelen. Senden öfkelenmeni ve düşünmeni istiyorum.

Siyasal ve sosyal eşitliğe, ve adalete dayanan bir toplumda yaşamadığın için kızgın olmalısın. Şunun farkında olmanı rica ediyorum. Yukarıda bahsettiğim o kişisel ve toplumsal kazanımlar, ne pozitif düşünce ile, ne de negatif düşünce ile elde edilebilir. İkisi de yanılsamadan ve yanıltmadan ibarettir. Yanılsamalar tehlikelidir.

Peki ne lazım bize. Hayatlarımızda değişim talep ederken bize ne lazım? Gerçeklik lazım. İçe dönmek değil, dışa dönmek ve beraber mücadele etmek lazım. Enjilerden veya evrenden ritüellerden medet ummak değil, dayanışma kültüründen kuvvet bulmamız lazım.

Bizi tehdit eden ve yaşam kalitemizi indirgeyen o tüm şeylerin, evimizi, işimizi, sağlığımızı kaybetmenin önüne, yani mutsuz olmamızın önüne, bir akım haline gelmiş “iyimserlik” ve “mutlu gözükme” kültürüyle değil de, gerçekçi ve bilimsel bir bakışla geçebileceğimizin farkına varmamız lazım. Unutma, mutlu gözükerek kazanç elde eden kişilere halk değil, porno aktörü denir.

Üstelik başka bir dünya ve hep birlikte kurtuluş mümkünken.

İçeriği beğendin mi? Beni Patreon üzerinden destekleyebilirsin!
YENİ BÖLÜM YAYINLADIĞIMDA HABERDAR OL

SON 5 BÖLÜM

İlk Yorumu Siz Yapın

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir