KELLİĞE ÇARE BULUNDU- Podcast Dinle

Zırvaizm podcast nedir? Zırvaizm, en çok dinlenen Türkçe podcast yayınlarından biridir. Bu podcasti en iyi podcastlerden biri yapan şey ise içten, çıplak ve asılcı bir diyalog ile toplumun, tüketicilerin ve çalışarak geçinen insanların ekonomik sıkıntılarına değinmesidir. Yazı, video veya podcastleri internet sitesinde, YouTube’da, hem Google Podcast üzerinde hem de Spotify Podcast ve daha bir çok platformda podcast önerisi olarak bulabilirsin ve sen de dostlarına tavsiye edebilirsin.

Kâr etmeyen bir ürün üretilebilir mi? Etik Markalar ve Bilinçli Kapitalizm. Kelliğe çare bulundu mu? Tüketici aktivizmi ve boykot kararları. “Para verdiğin markaya hizmet edersin” sanrısı.

Naber, nasılsın? Neredeyse her yayında olduğu gibi bu yayında da bir soru sorarak başlayacağım sana. Daha önce herhangi bir sebepten ötürü bir markayı veya ürünü boykot etmeyi düşündün mü? Yada herhangi bir markanın ürün veya hizmetini satın almayarak, o markaya zarar verebileceğini, belki de o markayı ortadan kaldırabileceğini hiç düşündün mü?

Ben bir zamanlar, kapitalizmin nasıl çalıştığını anlamadığım dönemlerde, böyle düşüncelere sahiptim. Gerek çocuk işçi çalıştırdığı için, gerek doğaya ve çevreye zarar verdiği için, gerek organiz ürünler kullanmadığı için bir çok marka gözümde sempatik değildi ve boykot edilebilirdi.

Taa ki bunun pek de işe yarar bir yöntem olmadığını anlayana kadar. Gel seninle birlikte bakalım. boykot dahil bu tüketici aktivizmi kararları neden bireysel ve toplumsal problemlerimize kalıcı ve sürdürülebilir çözümler üretmiyor.

Diyebilirsin ki “ya, Sevan, kellik ile boykotun alakası ne? Yazının başlığında “kellik” yazıyor diye geldim ben”, merak etme, birazdan ondan da bahsedeceğim.

Daha derine inmeden önce sana bir isimden bahsedeceğim. Bu isim John Mackey. Kendisi Bilinçli Kapitalizm isimli bir kitabın yazarı. Aynı zamanda etik markalar adı berilen kavramın da mucidi. Ortaya attığı bir kaç basit görüş var bu adamın.

John Mackey, Bilinçli Kapitalizm
  • Şirketlere uygulanan kurumlar vergisinin azaltılması.
  • Özel sektördeki devlet denetimlerinin azaltılması.
  • “Etik” olmayan üretim yöntemlerinden ve ürünlerden vazgeçilmesi için CEOlara güvenilmesi.

Yüzeysel olarak baktığın zaman ortalama bir liberalin savunacağı bu görüşler sana az çok mantıklı gelebilir.

Ben hiç bir yazımda temelinden sakat olan bu üretim ilişkilerinin ve kendini yok etmekte olan kapitalizmin ne kadar etik olduğu tartışmasına girmedim.

Ancak ısrarla kapitalizmin reklamcısı olan liberaller tartışmayı bu boyuta getirdiği için benim de artık bir iki söz söylemem gerekiyor diye düşünüyorum.

Bu hem seni, hem beni hem de halkın tamamını ilgilendiren bir mevzu çünkü bu gibi insanlara göre şirketlerin yöneticileri etik davrandığı sürece, ahlaki davrandığı sürece, çalışanlara “iyi” maaşlar ve iyi çalışma ortamları sağlandığı sürece, ürünler de organik yollar ile üretildikçe güya kapitalizm tamir edilebilir ve sürdürülebilir bir noktaya getirilebilirmiş.

Tabii yersen.

Bu rakamlar kapitalizmin sözde iyi işlediği Amerikan Devleti’ne ait olabilir ancak diğer kapitalist ülkelerde de rakamlar çok benzer ilerlemektedir.

Baktığın zaman bu bahsettikleri önermeler güzel önermeler. Aklı başında olan her insan da o önermelere katılır güya öyle değil mi? İyi maaş, sürdürülebilirlik, iş yerinde ahlaki bir yönetime sahip olmak.

Fakat problem şu ki bu önermelerin hiçbirisi kapitalizmin asıl işleyiş şekliyle bağdaşmıyor. Neden mi? Hemen söyleyeyim. Çok basit.

Eğer bir kapitalist bir işletme bu önermeler ile yürütülür ve kâr edemez hale gelirse piyasa şartları gereği kâr edemediği için batıyor ve olan yine sana-bana yani o şirketin çalışanlarına oluyor. Halbuki biz çalışanlar olarak şunun farkındayız. İş yerine gittiğimizde ürettiğimiz ürünün/hizmetin değeri, bize verilen aylık ücrettin altında olamaz çünkü bu durumda işveren, sermayedar veya patron kâr etmiyor demektir. Bize kapı gözükmüş demektir.

Bizim ürettiğimiz ürün veya hizmetin değeri bize verilen maaştan fazla ki çalıştığımız işletmeler hala hayatta kalabiliyor. Yani kâr sağlayabiliyor.

Eğer biz çalışabiliyorsak, çalışabileceğimiz bir iş yeri var ise, bu durum, bizim sırtımızdan birilerinin kazanç sağlayabildiği anlamına gelir.

Yazının ortalarına geliyoruz. John Mackey kitabında tam olarak şu cümleleri kuruyor.

Zenginler olarak özel şirket kapitalizminin ahlaki bir tutum ve davranış sergileyebileceğini bize şüpheli gözle bakan dünya halklarına göstermeye ihtiyacımız var

Harika! Lafa geldiği zaman laf çok ve güzel.

Tabi yersen.

Bana sorsan ortada özel şirket kapitalizminin ahlaki ve iyi bir davranış içerisinde olduğunu ispatlayacak herhangi bilimsel bir bulgu yok. Tam aksine, kendi iktisadi kuralları gereği tek bir amacı var, o da üretimde kullandığı kaynaklar ile beraber iş yerinde seni-beni çalışan olarak, evlerimizde de birer tüketici olarak sömürüp kârı maksimize etmek.

Kısacası liberal ekonomistlerin o klasik tabiriyle “ya, bırakalım biz ne üretileceğine, nasıl üretileceğine, fiyatın nasıl belirleneceğine piyasanın kendisi karar versin” dönemi çoktan geçti.

Biz artık insanlık olarak neo-liberalizm adı verilen ve kapitalizmin son evresine, sömürücülük evresine gelmiş olan bir dümenin içerisinde yaşıyoruz. Bunun içerisinde insanın insanı sömürüsü de, ülkelerin ülkeleri sömürüsü de, insanın doğayı sömürüsü de, insanın hayvanları sömürüsü de var.

Senden çok basit düşünmeni rica ediyorum. Şu soruyu kendien sor. Böyle bir düzende hiç kâr etmeyecek bir ürün üretilebilir mi?

Belki senin-benim faydama olacak bir ürün, uzun vadede kâr getirmeyecek diye üretilmiyor, tüketicisi ile buluşmuyor dahi olabilir.

Örneğin bugün, kozmetik firmaları, ilaç sektörü, kelliğe ve yaşlanmaya karşı tek dozda çözüm üretecek bir ilaç bulsa, sürekli müşterisi olan insanlara devamlı satış yaparak kâr etmek yolundan vazgeçerek bu kalıcı çözüm sağlayacak ürünü zarar etmek pahasına satarlar mı?

Bu ürünler icat edilmiş olsa dahi piyasaya sürülmez ki. Bir de bunun yanında teknoloji firmalarının kullandığı planlı eskitme adı verilen başka bir hokkabazlık numarası var…

Senden düşünmeni istiyorum…

Geldik yazının ortalarına. Sana anlatırlar. Derler ki “kardeşim bir şeye para veriyorsan, ona hizmet ediyorsun demektir, eğer bir ürünü alıyorsan o ürünü ve satıcısını destekliyorsun demektir, harcanan her kuruş birer oydur”.

Ben de sana şunu soruyorum. O halde Jeff Bezos, Bill Gates gibi adamların ne kadar oyu var?

Bayağı bir oyları var öyle değil mi? Şu an bu yazıyı okurken online bankacılık uygulamanı açıp bak bakalım senin ne kadar oyun varmış. O adamlara kıyasla pek az oyun olsa gerek.

İşte o zaman işler biraz sıkıntıya biniyor çünkü en zengin 65 insanın servetinin 3.5 milyar insanın servetine eşit olduğu bir düzende demek ki ne, ne üretileceği, ne de neyin üretilmeyeceği konusunda biz garibanların pek de bir oy kullanma hakkı yokmuş.

Eğer bir şey kâr edecekse bu kapitalistler üretmeyi tercih ediyor (üretilecek şeyin aslında senin benim faydasına değil, üreticilerine kâr getirmesi umuluyor) biz de diyoruz ki “ya ben bir markayı sırf tüketmeyerek zarara uğratabilirim, boykot ederek bir şeylerin önüne geçebilirim”.

Yaparsın. Hemen söyleyeyim ne olacağını. O markanın ambalajı değişir. marka dediğin şey aslında gerçekte var olan bir şey değil ki. Bir patenti var, bir de kağıt üzerinde yer alan bir varlığı var.

Sermaye kılıf değiştirir, o marka gider bu marka gelir, ambalajı değişir ama işlerin yürüyüş şekli, üretim tarzlarındaki sakatlık ve çarpıklık, üretim ilişkilerindeki patron-işçi sömürüsü ortadan kalkmaz. Biz de tüketiciler olarak boykot ederek anca bireysel bir tatminliğe ulaşmış oluruz.

Senden biraz da anlamanı istiyorum. Kapitalistleri anlamanı istiyorum. “Kefenin Cebi Varmış” isimli yazımda dediğim gibi, zor da olsa kendini zenginlerin yerine koymanı istiyorum. Ne yapacaksın? Mecburen bir kapitalist olarak sorumluluğu tüketicinin omuzlarına yükleyeceksin. Diyeceksin ki “para verdiğin şeye hizmet edersin”.

Bir de bunu söylerken kapitalistler övünerek şunu da eklerler “ya, sınırsız sayıda marka var, sınırsız sayıda çeşit var, beğenmedin mi kardeşim, git başka bir markadan al, git başka ürünü tüket”.

Vicdanlara sesleniyorum.

Düşünmeni istiyorum kıymetli okuyucum. Bu hikayeye gerçekten inanıyor musun?

Yüksek teknoloji ürünleri, gıda ürünleri sektörlerinde olduğu gibi her sektörde tekelleşmenin olduğu bir piyasada, A markasını değil de, B markasını aldığın zaman, paranın B markasına gittiğini mi sanıyorsun?

Gıda Tekelleri

A markasını boykot ettiğin zaman, aslında var olmamış, sadece kağıt üzerinde var olan bir şeyi yok etmeye çalıştığın zaman, o ürünün arkasındaki şebekeyi, sırf kârlı olduğu için iş yapan, iş yaparken de sömürüden beslenen düzeni zarara uğratabildiğini mi sanıyorsun?

Cevap açık HAYIR HAYIR HAYIR

Sen-ben sırf bu anlattıkları safsatalara inanalım diye çok da güzel bir propaganda yöntemi bulmuşlar. Eğer internetten alışveriş yapıyorsan, senin de denk gelmiş olduğunu tahmin ettiğim bir hokkabazlık numarasını kullanıyorlar.

Tam siparişini tamamlarken adeta önüne bir sadaka kutusu koyar gibi, “bilmem ne vakfına, organizasyonuna, derneğine bağışta bulunmak ister misin?” diye soruyorlar.

Şunun farkındalar, hem tüketici hem de çalışanlar olarak, hem o ürün ve hizmetleri üreten hem de tüketen kişiler olarak ortada kötü bir şey var. Bir ürüne haddinden fazla para verdiğimiz zaman, pahalı bir şey satın aldığımız zaman, içten içe rahatsız ve kazıklanmış hissediyoruz.

Sermayedarlar bunun farkındalar. O yüzden sürekli bize bir şey satarken veya ürettirirken “iyi” bir şey yapıyormuşuz kisvesi ile bize ufak ufak duygusal rüşvetler verirler.

Halbuki ne o ürün ve hizmetleri üreten çalışanlar olan bizler, ne de iş yerinden çıktıktan sonra eve giderken o ürünleri ve hizmetleri satın alan bizler halk olarak şunun farkındayız. Biz sırf almamayı tercih ettik diye ne az sayıda olan bu insanlar toplusuna, bu kapitalistlere, zenginlere zarar verebiliyoruz, ne de kalıcı ve sürdürülebilir bir çözüm üretebiliyoruz.

Elbette zenginler senin benim boykotta bulunmamı istemez. Fakat boykot onları anca rahatsız eder. Geçici bir durumdur. Hatta ufak ufak kazanımlar da elde edilebilir. Nitekim bu “etik olmayan” ürünleri ve hizmetleri üreten şirketlerde yine sabahtan akşama kadar çalışan bizler “ya, biz çok kötü ürünler üretiyoruz, bizim yaptığımız hizmet çok kötü bir hizmet, ben boykot ediyorum, üretmiyorum anasını satıyım” diyebiliyor muyuz?

Ha, diyoruz da, neredeyse her kapitalist ülkede olduğu gibi şehir merkezindeki bir binadan, kolluk kuvvetleri arabalara otobüslere doluşuyor, hooop fabrikaya, atölyeye, ofise geliyorlar, diyorlar ki “hayır böyle bir boykot (iş bırakma) kararı alamazsınız.

Halbuki liberallerin dediği bir şey vardı, “ya, bir insan çalışmaya zorlanır mı?, Hiç tam istihdam politikası uygulanır mı? İnsanlara belki yapmak istemeyecekleri işleri dayatıyorsunuz? Belki ben çalışmak istemiyorum kardeşim”.

Heh, hadi bir dene bakalım kıymetli okuyucum, çalışmama özgürlüğünü kullan bakalım. Ne tesadüf ki seninle birlikte aynı gün diğer 10 çalışma arkadaşın da çalışmama özgürlüğünü kullansın. Bakalım ne oluyor bu liberallerin söylediği yalanlara.

Demek ki hem emekçisiyle, hem tüketicisiyle bizler halk olarak tüketim noktasında boykot ile çok bir sonuç elde edemez iken, üretim noktasında boykota gitmek istediğimizde de birilerinin tekerine çomak sokuyoruz.

Diyelim ki tamam. Varsayalım bu adamlar haklılar. Şirketlerin ve yöneticilerin ahlaki bir tutum, üretim noktasında da iyi bir duruş sergileyeceğine. Peki soru şu, o halde neden sivil toplum kuruluşlarının, devlet kurumlarının üretimhaneye gelip ham maddeleri, üretim modellerini, işçileri, ürünleri denetlemesini istemiyorlar?

Madem ki hem tüketici, hem insanlık noktasında çok iyi şeyler yapacaksınız, bırakın kamu olarak denetleyelim sizi? Onu da istemezler.

Tam da bu konuda John Mackey gibi Bilinçli Kapitalizm teorisini savunan adamlar kendileri ile çelişkiye düşüyorlar. Bu adam diyor ki;

Sivil toplum kuruluşlarını, sendikaları şirketlere sokmak adeta bir uçuk sahibi olmaya benzer, bu sizi öldürmez ancak sevilmeyecek hale getirir.

Yazının sonlarına geliyoruz. Toparlayacak olursak… Ne bu kapitalizmi tamir etmeye çalışan ve kapitalizmin reklamcıları olan liberallerin söylediklerinin tutulur bir yanı var, ne de biz halk olarak, çalışanlar olarak bu söylenenlere inanacak kadar ahmağız.

Bu adamların söyledikleri bizim için değersiz olabilir ancak hayatımızın içinde olan markalar tarafından, Nike gibi “etik” olduğunu iddia eden markalar tarafından reklam kampanyalarında birer strateji olarak bu söylemlerin kullanıldığını görmek seni-beni şaşırtmayacak oranda tehlikeli çünkü biz bunun içinde yaşıyoruz.

Bu adamların istediği tek şey, ürettiğimiz ürünlerin ve hizmetlerin senin-benim tarafından hem tüketici olarak hem de o ürünleri ve hizmetleri üreten çalışanlar olarak gönül rahatlığıyla tüketilebilmesi ve boykot edilmeden üretilebilmesi.

Kapitalistler istiyorlar ki biz piyasa denilen şeyin insanı, tüketiciyi ve çevreyi sömürmeyeceği bir hale geleceğine inanalım. Fakat hem görmekten rahatsız oldukları aynı zamanda farkında oldukları bir gerçek var ki bütün dünyanın genç kuşakları, kendilerine dünyadan beklentilerinin ne olduğu sorulduğunda, ADALET cevabını veriyorlar.

Bu o kadar önemli ki, gençlere, sana-bana sürekli bir şey satma kaygısı taşıyan kapitalistler ve liberaller de stratejilerini elbette buna göre belirliyorlar.

Bu markalar, bu kapitalistler bu sermayedarlar varsın o şekilde iş görsünler. Fakat bizim mevzimiz, hem tüketici hem de üretici olarak halkın mevzisi eğer sürdürülebilir hem de kalıcı bir çözüm istiyorsa, bunun yolunun tüketimde değil üretimde boykota gitmekten geçtiğinin farkında olmalı. Üstelik başka bir dünya ve hep birlikte kurtuluş mümkünken.

İçeriği beğendin mi? Beni Patreon üzerinden destekleyebilirsin!

SON 5 BÖLÜM

İlk Yorumu Siz Yapın

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir