KAPİTALİST BASKI ARAÇLARI: HEGEMONYA- Podcast Dinle

Zırvaizm podcast nedir? Zırvaizm, en çok dinlenen Türkçe podcast yayınlarından biridir. Bu podcasti en iyi podcastlerden biri yapan şey ise içten, çıplak ve asılcı bir diyalog ile toplumun, tüketicilerin ve çalışarak geçinen insanların ekonomik sıkıntılarına değinmesidir. Yazı, video veya podcastleri internet sitesinde, YouTube’da, hem Google Podcast üzerinde hem de Spotify Podcast ve daha bir çok platformda podcast önerisi olarak bulabilirsin ve sen de dostlarına tavsiye edebilirsin.

Sade vatandaş ve çalışanlar olarak nasıl baskılanıyoruz? Korku ve pasif kabulleniş. Kapitalist hegemonyanın emek ve yaşam sahasındaki örnekleri.

Merhaba benim yoksulluk sınırı altında yaşayan okuyucum, nasılsın? Bu yazıda seninle duyguların, düşüncelerin ve hatta ahlaki değerlerin dahi alınıp satılabileceği düzende, nasıl aklı ve vicdanı hür olamayan insanlar haline geldiğimizi anlatacağım? Gel seninle birlikte bakalım sen-ben sıradan insanlar olarak neden bir hegemonya altında yaşar hale geldik?

Öncelikle sana hegemonyanın ne anlama geldiğinden bahsetmek istiyorum. Basitçe hegemonya bir grubun başka bir grup üstünde üstünlük kurmasıdır. Bizler, sıradan insanlar olarak o 24 saatinin en az 8 saatini çalışarak, çalışmaya çalışarak geçiren insanlar olarak hem iş yerlerimizde hem de sosyal hayatlarımız da ağır bir hegemonyanın hatta diktatörlük denilebilecek bir yönetim tarzının gölgesinde yaşıyoruz.

Aslında sen de, ben de bu hegemonyayı her gün gözlemliyoruz. Sana bu hegemonyadan birkaç örnek vereceğim. Senden çalışan bir insanı, bir işçiyi düşünmeni istiyorum. O insan ki ister bir ürün, ister hizmet üretiyor olsun daima bir hedefi tutturmaya çalışan, tutturamadığı zaman azarlanan veya işini kaybetme riskiyle karşılaşan, işe giriş-çıkış saatleri büyük bir titizlikle kontrol edilen, uyması gereken kurallar, uymadığı takdirde ödemesi gereken tazminatlar olan bir emekçiyi düşünmeni istiyorum.

Bu insan ister sözlü olarak, ister mailler aracılığıyla, ister brifinglerle, ister toplantılarla sürekli bir baskı ve kontrol altında ve bunu kendisine yapan taraf grup belli. İşverenler, yani patron takımı, yani sermayedarlar.

Bu sermayedarlar aynı zamanda o çalışan insana, çalıştığı saatler boyunca bir unvan, bir kimlik veriyorlar. Dolayısıyla o taşımış olduğu unvana göre o çalışanın sorumluluk alanı, yapması gereken işler değişkenlik gösteriyor. Fakat mesai saati bittiği andan itibaren iş yerinden çıkar çıkmaz, bu kişi aynı zamanda sade bir vatandaş.

Bu sefer toplumsal yaşamda kendisini bağlayan farklı kanunlar var. Bu sefer ortada sözleşmeler yok ancak üzerinde anlaşılmış bir takım yasalar var. Öbür yandan da vatandaş olarak kendine gelen mailler, toplantılar, yapılan brifingler yok ama kendisini bağlayan bakanlar kurulu toplantıları, parti toplantıları veya meclis oturumları var.

İşte tam da bu noktada o sade vatandaşa, hem toplumsal hayattaki şekliyle hem de iş yerinde bir işçi olarak baktığın zaman aslında bu insanın sürekli ama sürekli kendi içine dahil edilmediği, üzerinde söz hakkı olmadığı bütün bu kararlar toplusundan sorumlu tutulduğunu görürüz.

Kapitalist Hegemonya

Burada bahsetmiş olduğum kararlar o uykudan arta kalan zamanda yani günün en az 16 saati o insanın yaşam standartlarını belirleyen kararlar ve bütün bu baskıların altında yapmış olduğu davranışlar bütünü, haliyle o davranışları kendi tercih etmediği, kendi geliştirmesi için (pasif olarak kabul ettiği) belki neden yaptığını sorgulamadan yaptığı davranışlar haline geliyor.

İşte bu vatandaş, o emekçi sensin-benim biziz. Bizim annelerimiz, babalarımız, akrabalarımız, arkadaşlarımız. Biz buyuz. Bir iş bulabildiği zaman kendini şanslı hisseden, işinden memnun olsun veya olmasın ağzını kapalı tutması istenen, çalıştığının hakkını istemek konusunda sürekli ama sürekli sessiz kalması tembihlenen, kafasını iş yerinden çıkardığımda da kendisinden “kötünün iyisini” sandıkta seçmesi beklenen, belki çalıştığı işten ötürü küçümsenen, başkalarının işlerini küçümseyen veya yaptığı işi küçük gören o insanlar biziz ve aslında bunların hepsini yaparken o pasif olarak kabul ettiğimiz bir takım davranışları, yani hegemonyanın bize dayatmış olduğu baskılarla kabullendirilen ama yaparken neden yaptığımızı sormadığımız o davranışları yapan biziz.

Burada sana üç tane filmden örnek vereceğim ve konunun daha da derinine ineceğim. Eğer izlediysen Harry Potter isimli filmde Voldemort adında kötü bir karakter vardır. Filmdeki diğer karakterler ise Voldemort’un ismini kullanmaktansa o ismi kullanmaya korktukları için ondan “ismi lazım değil” şeklinde bahsederler.

Peki soru şu, Voldemort onlardan böyle bir şey istediği için mi onlar bunu yapmazlar? Yoksa ortada pasif bir kabulleniş, bir korku mu vardır? Elbette ki bir korku vardır.

Diğer bir örnek de Alaaddin’in Sihirli Lambası. Filmi düşün. Filmini bir kısmı boyunca Alaaddin lambanın içindeki cine sahip olduğunu düşünürken, aslında Alaaddine sahip olan şey cinin ta kendisidir. Alaaddin lamba sayesinde gücü elde etmez, tam aksine lambadaki cin Alaaddin sayesinde gücüne ve özgürlüğüne kavuşur.

Başka bir örnek de çok bilindik başka bir filmden gelsin. Yüzüklerin Efendisi filmde yok edilmesi gereken, herkesin sahip olmak istediği ancak kendisinden korkulan bir yüzük vardır ve filmin baş karakteri olan Frodo‘nun en büyük amacı o yüzükten kurtulmaktır çünkü yüzük o filmde hegemonyayı temsil eder. Korkuyu temsil eder.

İşte tam da bu yüzden Frodo yüzükten kurtulduktan sonra, Alaaddin lambasından kurtulduktan sonra, Harry Potter ise Voldemort’tan kurtulduktan sonra bütün bu hegemonik davranış kalıpları ortadan kalkar. Artık kimse Voldemort’un adını anmaktan çekinmez.

Peki bizler iş yerlerinde, emek sahasında ve toplumsal yaşamda daimi bir korkuyla yönetilen insanlar olarak emeğimizin adını anmaktan ve hakkımızı istemekten korkutulmuş insanlar olarak, bir hegemonyanın altında yaşayan insanlar olarak ne ile korkutuyoruz?

Açlık mı? Evet.

Yoksulluk mu? Evet.

İşsizlik mi? Evet.

Borçlarını ödeyememek mi? Evet.

Şimdi geliyoruz bam teline. Tam da bu yüzden bu egemen sanılan sınıflar, kapitalistler bunu çok iyi bildikleri için bütün bu korkuları, bütün bu caydırmaları sürekli ama sürekli kullanıyorlar.

O iş yerlerindeki mailler, toplantılar, brifingler, sosyal hayatta karşımıza, patron kanalları, sermayedar gazeteleri, dizileri ve filmleri olarak karşımıza çıkıyor.

O iş yerlerimizde sözleşmeler, kurallar bütünü, toplumsal hayatta kanunlar ve yasalar olarak karşımıza çıkıyor.

İş yerindeki o patron takımı, sosyal hayatta karşımıza, bürokrasi, mebuslar ve kurullar olarak çıkıyor.

Senden aradaki bağlantıyı kurmanı rica ediyorum. Neden çalışan insanların var olması gereken bir mecliste, asıl çoğunluğu teşkil eden insanların temsil edilmesi gereken bir mecliste, iş adamları ve sanayiciler cirit atıyorlar?

Neden sade vatandaşın, işçinin hakkını gözetmesi gereken kanunlar tam aksine patronların ve çıkar gruplarının arkasını kolluyor?

Neden medyada halkın gerçek gündemi, yani ekmek kavgası söz ve yer bulmuyor?

İşte kıymetli okuyucum, bu hayatın üretim sahasında emek sahasında aslında var olan diktatörlüğün hegemonyanın, bütün baskı araçlarıyla birlikte sosyal hayatta da senin-benim karşıma farklı şekiller altında çıktığını görüyorsun ve her ne zaman hakkını istediğinde, işsizlikle, yoksullukla, açlıkla, copla ve biber gazıyla ya da kurşun veya bombayla tehdit edilip yaşamını yitiriyorsun. Üstelik başka bir dünya ve hep birlikte kurtuluş mümkünken.

İçeriği beğendin mi? Beni Patreon üzerinden destekleyebilirsin!

SON 5 BÖLÜM

İlk Yorumu Siz Yapın

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir