TATİLE HÜCUM: BU İNSANLAR NEYDEN KAÇIYOR?

Bayram trafiğinin asıl sebebi. Yaşamayı sevmediği şehirlere ve işlere hapsolmuş insanlar. İş yerinde demokrasi ve kazanılmış haklar.

Merhaba okuyucum nasılsın? Bir işin var mı, var ise işinden memnun musun? Memnunsan da çalışarak geçinebiliyormusun, yaşamdan keyif alıyor musun bilmiyorum. Yazıma başlarken gözünün önüne bir sahne getirmeni rica edeceğim ve sana bir soru soracağım. Kesinlikle böyle bir sahneye ya bir ana haberde ya da başka bir yerde denk gelmişsindir.

Resmi tatil olur ve şehirlerdeki insanlar tatilden önce şehirden kaçarcasına yollara düşüp başka başka yerlere gitmeye çalışırlar. Hatta bu trafiğe bir isim bile verilir. Tatil trafiği, bayram trafiği…

O binlerce arabanın peşi sıra dizildiği ve şehirlerden kaçmaya çalışan insanların haber kameralarına konu olduğu görüntüleri hatırlamanı istiyorum. Sana sorum şu; bu insanlar neden kaçıyorlar?

Gel birlikte bakalım. Kapitalizm bizi nasıl oldu da içinde yaşamaktan usandığımız şehirlere ve o şehirlerdeki işlerimize hapsetti.

Seninle beraber ufak bir düşünce egzersizi yapmak istiyorum. Öncelikle yaşadığımız hayatı iki sahaya ayıracak olursak, bunlardan birine yaşam sahası, diğerine de emek sahası adını verebiliriz.

Yaşam sahasında neler yapıyoruz? Hane halkları, evlerde yaşayan insanlar olarak aileleriyle, sevdikleriyle, dostlarıyla, arkadaşlarıyla beraber veya tek yaşayan insanlar olarak kendimiz ve beraber yaşadığımız insanlarla birlikte bir üretimin içerisindeyiz.

Emek sahasında ise çalışma arkadaşlarımızla beraber işverenlerimiz için bir üretim içerisindeyiz.

Şimdi yaşam sahamızdaki bu uykudan arta kalan vakitte yaptığımız üretime biraz yakından bakalım. Örneğin yaşadığımız hanelerde kirli çamaşırları temiz çamaşırlara dönüştürüyoruz. Evimiz kirleniyor, evimizi temizliyoruz. Evimiz eskiyor, evimizi tamir ediyoruz. Bir takım girdi malzemeleri alıyoruz mutfağımıza ve o malzemeleri kullanarak bir üretim gerçekleştirerek günün sonunda soframıza yemek koyuyoruz.

Aslında yaşam sahamızda da iş yerinde olduğu gibi sürekli bir üretim içerisindeyiz. Hatta bütün bu üretimden sorumlu olan ve durumun farkında olan “ev hanımları” bazen “yetti be! O kadar çok iş yapıyorum ki bana sırf yaptığım bu işler için maaş bağlamaları lazım” diye isyan edebiliyor. Sen de mutlaka böyle isyan eden bir kadına denk gelmişsindir.

Peki soru şu, bu üretimden gelen değeri (bu güzel bir yemek olabilir, iyi ütülenmiş bir kıyafet olabilir, hiç fark etmez) kimin hazırladığı da fark etmez, yemek dahil üretilmiş bütün bu değerlerin bir takas değeri, yani piyasa değeri var mı?

Burası çok önemli. Yani mesela bir aile sofrasında anne makarnayı, köfteyi sofraya koyduğu zaman “makarnanın takas bedeli 2 birim para, köftenin takas bedeli 3 birim para, hadi bakalım pamuk eller cebe” diyor mu? Elbette demiyor.

Hatta böyle bir şey dense “ya olur mu öyle şey canım, aile kurumunda neyin ticareti bu! Dükkan mı orası, market mi, ne fiyatından bahsediyoruz, piyasa girdisi değil ki bu ürünler” dedikten sonra bu düşünceleri itibarsızlaştırıyoruz.

O halde senden düşünmeni istiyorum. Bizler hane halkları olarak beraber yaşadığımız insanlarla, ailelerimizle bu türden bir piyasa ilişkisine girmenin mantıksız, hatta belki ahlaksız olabileceğini düşünürken neden bu şeyin, yani piyasa koşullarının toplum için gayet normal olduğu gibi yanlış ve hastalıklı bir düşünceye sahibiz?

Yani neden o toplumun “en küçük birimi” olan ailemize, ailelere yakıştırdığımız şeyi topluma yakıştırabiliyoruz? Bu ne yaman çelişki!

Bunu anlatarak nereye varmak istiyorum? İşte o yukarıda bahsettiğim “ev hanımı” olup bütün bu iş yükü, üretimden gelen sorumluluklar üstünde olan kadınlar, verdiği emek için takdir görmeyen insanlar, hakkını alamadığını düşünen bu insanlar, “yahu benim yaptığım bu iş için bir ödeme almam lazım” derken, yani mutsuzluklarını, bezmişliklerini, usanmışlıkları paylaşırken aslında bizim gibi çalışarak geçiren insanların yapmış olduğu şeyin tam manasıyla aynısını yapıyorlar.

Senden, o sana gelip çok çalışmaktan, ailesine, sevdiklerine, arkadaşlarına vakit ayıramadığından bahseden insanları düşünmeni istiyorum. Kendine, hobilerine vakit ayıramadığından şikayet eden insanları düşünmeni istiyorum. O ev hanımı olarak görülen kadınlarla aynı şeyi yapıyor aslında bu insanlar.

Geliyoruz bam teline. Senden yine bir iş yerinin kapısından girdiği zaman kendisine o gün ne üreteceği, nasıl üreteceği, hangi teknolojilerle üreteceği emredilen ve ürettiği değerin meyvesiyle, yani kazanç ile ne yapılması gerektiğine dair en ufak görüş hakkı dahi tanınmayan o çalışan insanı düşünmeni istiyorum.

En kritik nokta tam da bu zaten. Ürettiği değerden pay ve takdir alamayan insan. Bu insanın mutlu olması beklenir mi? Günün minimum 3/1 ila 3/2 vaktini geçirdiği üretim sahasında, emek sahasında aşırı stres altında çalışan, geçim kaygıları taşıyan, korkunç bir sömürü ile karşılaşan çalışanlar ve mutlu olduğu işlerde değil, sırf para kazanabiliyor diye, kazanç elde edebiliyor, hayatta kalabiliyor diye çalışan o insanlar elbette işlerinden ve hayatlarından memnun olmayacaklar çünkü o emek sahası piyasanın şartları ve kurallarına göre yönetiyor.

Üstelik yine eve döndüğü zaman zihnen ve bedenen yıpranmış olan o insan. Haliyle ilk fırsatını bulduğunda, tatil zamanlarında, boş vakitlerinde o hengamede, o canhıraş mücadeleden kaçmak istiyor. İşte o yüzden o tatil günlerinde yüz binlerce insanın yollara düşüp bu canavarlıktan kaçtığı bir manzarayla karşılaşıyoruz. Olan şey tam da bu.

Kendini belki huzurlu ve mutlu hissedebildiğin bir tek hanen var, evin var ama dışarıda sürekli bir emek gaspı ve stresle karşılaşıyorsun. Zaten çalışmadığın sürede irtibatta olduğun insanlar, denk geldiği, karşılaştığın insanlar, eğer bir aile veya akraba-arkadaş ziyaretinde değilsen yine çalışırken denk geldiğin, markette denk geldiğin, mağazada denk geldiğin yani o esnada çalışmakta olan insanlar ve gülmüyor, gülemiyor bu insanlar, tebessüm etmiyorlar.

Ortada zaten gülünecek, keyif alınacak bir durum da yok. Fakat bir yandan da istiyoruz ki o toplumu oluşturan en küçük birimi ile birlikte, aileyle birlikte toplumsal bir huzura kavuşalım. Vicdanlara sesleniyorum, sana soruyorum bu ne kadar mümkün?

Bizler, aile içinde veya hane içinde kendimize reva görmediğimiz şey, uygun bulmadığımız şeyi toplumsal ilişkilere reva görüyoruz, uygun görüyoruz. Üzülerek söylüyorum ben de çok uzun bir dönem bu piyasa koşullarının toplum için faydalı olacağını zannediyordum. Ta ki kapitalizmin nasıl çalıştığını anlayana kadar ve ne yazık ki ama ne yazık ki çoğumuz şunun farkında değiliz. O ücretli izinlerde veya resmi tatillerde çalışmama haklarımız, kazançlarınız öyle kapitalistler bize o hakları ödünç veya taviz verdi diye değil, bizlere hibe ettiler diye değil, tam aksine bizler çalışan insanlar olarak dayanışma içerisinde bütün sivil ve siyasi örgütlerimizle bunu talep ettik diye var.

Yani bunlar bir kazanım. Tekrar söylüyorum, ücretli izinler, annelik hakları, doğum sonrası izinler, tazminat hakkı, hafta sonu çalışmamak ve 8 saat çalışmak gibi bütün kazanımlar kapitalistler bu imkanları vermek zorunda bırakıldığı için bugün bizim kazanımımız olarak mevcut.

Eğer çalışan bir insansan veya yarın öbür gün iş hayatına girdiğinde fark edeceğin ilk şeylerden birisi şu olacak, sen zaten patron için daha karlı olsun diye 2 kişinin, 3 kişinin yapacağı işi yapıyorsun. Belki fazla mesaiye zorlanıyorsun ve bununla alakalı bireysel bir şikayette veya talepte bulunduğun zaman o sana “ekmek verdiğini” iddia eden küstahların seni işinle tehdit etmesiyle, yani işsizlikle tehdit etmesi gibi bir durumla karşılaşıyorsun.

Tam bir vahşi orman, tam bir orman kanunu düzeni. O yüzden bizler sıradan insanlar olarak, adeta bir yaban ormanında vahşice hayatta kalma mücadelesi veren insanlar olarak ilk fırsatını bulduğumuzda bu vahşetten uzaklaşabilmek için yollara düşüyoruz.

Bir noktadan sonra belki 40-50-60’lı yaşlarımızda kendini bulamamış, hayattaki amacını bulamamış bireyler olarak da kendimizi yollara vuruyor ve geziyoruz. Sen de elbet denk gelmişsindir böyle insanlara.

Ömrün boyunca çalışmışsın. Çalışırken bir başkasını zengin etmek için, hayatta kalabilmek için çalışmışsın. Sevmediğin bir işi yapmışsın, yaşam amacını keşfedememişsin, yaşın geldiği zaman belki emekli olunca da tutup yollara düşmüşsün. Sen de biliyorsun var böyle insanlar.

Neden böyle bir vahşetin içinde yaşamamız lazım? Tek yapmamız gereken o hane halkı için, ailemiz için uygun gördüğümüz şeyi toplumsal yaşamda ve emek sahasında mümkün kılmak. Çalışmak mı gerekiyor? Elbette çalışacağız, ama ihtiyaçlarımız için çalışacağız. Bir ötekini zengin etmek için değil, sömürülmek için değil, mutsuz yaşamak için değil! Üstelik başka bir dünya ve hep birlikte kurtuluş mümkünken.

İçeriği beğendin mi? Beni Patreon üzerinden destekleyebilirsin!

SON 5 BÖLÜM

İlk Yorumu Siz Yapın

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir