HARD KAPİTALİZM- Podcast Dinle

Zırvaizm podcast nedir? Zırvaizm, en çok dinlenen Türkçe podcast yayınlarından biridir. Bu podcasti en iyi podcastlerden biri yapan şey ise samimi ve gerçekçi bir diyalog ile halkın, tüketicinin ve çalışan insanların gündelik problemlerine değinmesidir. Yazı, video veya podcastleri hem bu internet sitesinde YouTube’da, hem Spotify Podcast üzerinde hem de Google Podcast ve daha bir çok platformda podcast tavsiyesi olarak bulabilirsin ve sen de arkadaşlarına önerebilirsin.

Sokaktaki kedi ve köpek birbirine düşmanken neden evdeki değildir? Ekonomik buhranlar, ırkçılık ve beraberinde gelen savaşlar.

Transkript

Okuyucum, naber, nasılsın? Doğrudan gireyim meseleye.

Şeyi merak ediyorum mesela hiç düşündün mü neden kediler, köpekler sokaktayken, sokak hayvanıyken birbirinden nefret eder, birbirini öldürmeye çalışır da herhangi bir evin çatısı altında, yani insanlar tarafından bakılıyorken, önüne yemeği, suyu konuluyorken mutlu mutlu geçinir giderler?

Ne diyeceğiz şimdi buna? Şartlar mı, çevre mi? İçinde bulundukları durum mu onları paylaşımsız, birbirine düşman ve sinirli hale getiriyor?

 Gel birlikte bakalım, insanı insana kırdıran bu kapitalist düzen nasıl oldu da yoksullaştırdığı halklarda doğan öfke ve nefreti, eleştiri oklarını kendi üzerine çekmemek için, yine garibanlardan olan belki sana, bana veya bir başkasına öfkeyi yöneltmeyi başardı?

Senden son üç yüz elli yıllık insanlık tarihini, savaşlar tarihini düşünmeni istiyorum. Batmakta olan kapitalizmin ve kapitalist devletlerin bu iktisadi sistemde, son aşamasına geldikleri bu düzende hiperenflasyonlar yaşayıp batarak ve bunun neticesinde de savaşa girme riskini nasıl aldığını hatırlamanı istiyorum.

Bu yazıda çoğu insanın yapmadığı bir şey yapacağız seninle. Sömürgeci ve kapitalist düzenin yarattığı savaş, mülteciler ve yabancı düşmanlığı gibi konuları bir de başka bir açıdan ele alacağız.

Ancak senden fark etmeni istediğim çok önemli bir şey var. İyi dinle kardeşim. Yeni bir bilgi olmasa da hatırlatmakta fayda var, gün 24 saat ve biz bunun 8 saatini uyuyorsak, ortalama 8 saatini çalışarak, kalan 8 saatini de kendimize veya diğer sosyal aktivitelere ayırmakla geçiriyoruz.

Peki bu 24 saatin üçte birini uyuyarak geçiriyorsak o diğer kalan on altı saatte, işe ayırdığımız ve sosyal hayata ayırdığımız sürelerin bu bahsettiğim savaşlar, mülteciler ve yabancı düşmanlığı gibi konularla ne alakası var? Aslında çok alakası var.

Basitçe anlatacak olursam, insanlık tarihindeki üretim ilişkileri temel olarak üç aşamadan geçti, biz şu an bunun üçüncü aşamasındayız.

En eski dönemde üretim yapan köleler, üretim yaptıran efendileriydi. Efendileri, kölelerine karşı tek sorumlu oldukları konuda, yani onlara gıda, sağlık ve barınma imkanı vererek hayatta tutmak konusunda üstlerine düşeni yaparken, iş üretime geldiğinde o efendiler neyin, nasıl, ne zaman, nerede, ne süreyle üretileceği konusunda tek söz sahibiydi.

Ardından bu düzen yıkıldı ve yerine ağa ve maraba arasındaki düzen, yani derebeylerle tebası arasındaki düzen geldi. Peki o düzende üretim ilişkilenin karar vericisi konumunda olan kimdi? Elbette derebeylikleri. Uyguladıkları vergi politikalarıyla neredeyse üretilmiş ne değer varsa çoğunluğuna el koyuyorlardı.

Peki bugünün kapitalist düzeninde üretim işleri nasıl işliyor? Bu düzende de işçiler ve iş verenlere arasında ilerliyor yine iş verenler neyin, nasıl, ne zaman, nerede, ne süreyle üretileceği konusunda karar veren konumda.

Köleler ve efendiler arasındaki ilişki demokratik değildi, bunu anladık. O düzenin işçileri olan kölelere ne işlerin nasıl yönetileceği konsunda, ne de kazancın nasıl kullanılacağı konusunda söz hakkı verilmezdi, kazançtan pay da verilmezdi.

Peki ikinci düzen olan, ağa ve maraba düzeni demokratik miydi? O da değildi, çünkü o düzende ne marabanın fikrinin bir önemi vardı ne de ürettiği değerden gerçek manada pay alabiliyordu.

Peki bu düzen, içinde bulunduğumuz kapitalist düzen demokratik bir düzen mi? Bence değil. Senin kararını sana bırakıyorum.

Eğer kapitalizmin içinde demokrasinin var olabileceği bir düzen olduğunu düşünüyorsan yazıyı okumaya devam edebilirsin çünkü sana anlatacaklarım var.

Yazının ortalarına geliyoruz. Başta yazdıklarımla şimdiye kadar yazdıklarımı bir birleştirelim istiyorum.

Kapitalizm varoluşsal bir sorun olarak ürettiği krizlerle mücadele etmeye çalışırken bizim için sürpriz olmayan bir şey yaptı. Bize, sana, bana, halkın kendisine gelir adaletsizliği ve kendisinden kaçamayacağımız yoksul bir geleceği miras bıraktı.

Her ne hikmetse, herhangi bir miras ret edilebilirken, kapitalizmin bize bıraktığı bu yoksulluk mirası ne yazık ki reddedilemiyor.

Peki yoksul olan halklar, başka kapitalist devletlerde ve ülkelerdeki diğer yoksul halklar hiperenflasyola, pahalılıkla, barınamamakla, açlıkla mücadele ederken ne yaptılar?

Öfkelendiler, suçlayacak bir yer suçlayacak birisi adeta bir günah keçisi arıyorlardı.

O yoksul halklar, kendilerinin hışmına uğramaktan korkan sermayedarlar ve politikacılar tarafından o kadar iyi yönlendirildiler ki neticede yoksul halklar, yine o halkın bir parçası olan başka bir unsura düşman haline getirildiler. Sanki zenginliklerini kapitalistlere değil de, yabancılara, mültecilere veya toplumun başka bir unsuruna kaptırmışçasına…

kapitalizm ve savaslar
kapitalizm ve savaslar

Halbuki işin matematiği basitti. Biz yoksullar olarak bunu yaptıkça, yani sorunu yanlış yerde görüp çözümü de yanlış yerde arayınca kapitalistler ve popülist politikacılar ellerini büyük bir mutlulukla ovuşturdular ve öfkeli fakirlerin hedefi olmaktan kurtuldular.

Çünkü bu düzende savaş bölgelerinden çıkacak petrollerin, altınların, elmasların ve aklına gelebilecek herhangi bir doğal kaynağın alıcısı olan kapitalistler, içine kan karışmış petrolü, altını, elması ve başka hangi kaynak varsa o kaynağı alıp satmaktan hiç çekinmediler.

Savaşlar ve iç savaşlar, çatışmalar onlar için oldukça karlıydı.

O halde sana bir soru; küresel kapitalizmin zengin sermayedarları bu savaş bölgelerindeki kaynakları ucuza gasp ederken, savaş çıktı diye mi o kaynaklar çok ucuz maliyetlere sömürülebildi yoksa o kaynaklar sömürülebilsin diye mi savaşlar çıktı?

Bu soru çok önemli çünkü o savaşların neticesinde on yıllardır mülteci krizleri ve beraberinde gelen yabancı düşmanlığı gibi sonuçlar var.

Bunu bir kapitalist devlette din temelli öcüleştirme olarak görürken, öbür kapitalist devlette yabancı düşmanlığı olarak görebilirsin. Başka bir kapitalist devlette ırk temelli, öbüründe ise kültür temelli görebilirsin.

Neticede sana, bana, bize düşen bir görev var, ya sorunun kaynağını doğru yerde göreceğiz ve diyeceğiz ki, “evet sürdürülebilir olmayan bu kapitalist düzen, kendine sürekli sömürülecek yeni pazarlar ve kaynaklar arayışında, savaş ekonomileri yaratmadan ve savaş çıkarmadan hayatta kalamıyor ve bunun neticesinde de mülteci krizleri doğuyor”.

Ya da tembelliğe kaçıp sorunun kaynağını doğru yerde aramayıp içinde bulunduğumuz kötü ekonomik durumları sebeplendirirken kendimize birer günah keçisi bulup aslında bizden olan halktan olan yine gariban olan diğer unsurları suçlayacağız.

Senden düşünmeni istiyorum, medyada duyduğun ve denk geldiğin “sağ popülist” ve “aşırı sağ” gibi normalleştirilmiş kavramlar ile servis edilen haberler ne kadar masum.

Biz ki fakirler olarak, garibanlar olarak, yoksullar olarak asıl ayrımın ezen ve ezilen sömüren ve sömürülen arasında olduğunu görmedikçe aile bireylerimizin, arkadaşlarımızın, içinde bulunduğumuz toplumun, kokuşmuş düzenden ötürü kurumsallaşmasının önü açılan o partilere, derneklere, vakıflara, kulüplere, militan örgütlere katılmasına yol açmış oluyor muyuz?

Aslında temelinde birer paylaşım savaşı olan bu savaşlar sadece ülkeler arasında değil o ülkelerin halkları arasında da yaşanabiliyor.

Bu bazen karşımıza soykırım olarak çıkıyor, bazen iç savaş olarak çıkıyor. Sen de tarihe bakarsan ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksın. Yazının ortalarına geldik…

Yine ve hep garibanların en ağır bedeli ödeyerek hatta ölerek kaybettiği o kanlı tarihe bakarak biz yoksullar ders çıkarmadıkça, sorunun kaynağıyla çözümü doğru yerde aramadıkça üzülerek söylüyorum ki aynı şeyler tekrar edebilir.

Kapitalizmin ve emperyalizmin ilk paylaşım savaşı olan Birinci Dünya Savaşı ve ikinci paylaşım savaşı olan İkinci Dünya Savaşı ve bu savaşların hemen öncesinde gerçekleşen ekonomik krizler, ekonomik krizlerin ve paylaşımsızlığın ardında gelen yoksulluğun neye evrilebileceği konusunda iyi bir örnektir diye düşünüyorum.

Bu öyle bir durum ki insanlığı, yurttaşlığı, beraber üretmeyi ve adil bölüşmeyi bir kenara bırakıyoruz ve kapitalizmin kendisinden ötürü gelip çatan yoksulluğun sebebi olarak yurdumuzu paylaştığımız yine bizim gibi olan, yoksul olan herhangi bir unsuru ötekileştirip, günah keçisi ilan ediyoruz.

Bu ne yaman çelişkidir?

Yazının başında sana ne dediğimi hatırla. Sana bir soru sordum, dedim ki, “neden sokakta birbirini yiyen kedi ve köpek, bir çatı altında birleştiği zaman, karnı doyduğu ve güvende olduğunu hissettiği zaman kardeşçe ve beraber yaşayabiliyor?”

Umarım sana sorduğum bu soru, yazının bu kısmında biraz anlam kazanmıştır.

Birey olarak gözlerini açtığın zaman; bütün siyasi, ekonomik ve hukuki aygıtlarıyla zenginlerin kontrolünde olan bir düzende ve dünyada bahsettiğim bu zehirli fikirlerin hortlamasının sürpriz olmadığını anlayacaksın.

bunun yanı sıra, kulaklarını açtığın zaman, o nefrete ve düşmanlığa, öteki olmaya maruz kalmadan bir şeylerin farkına varmanın önemini anlayacaksın.

Bu zehirli düşüncelerin avlanma alanını genişlettiği bilişim çağında, iletişimin kolaylaştığı bu zamanda biz halk olarak, yoksullar olarak bu farşizm hortlağına kurban gidebiliriz. Üstelik başka bir dünya ve hep birlikte kurtuluş mümkünken.

İçeriği beğendin mi? Beni Patreon üzerinden destekleyebilirsin!

SON 5 BÖLÜM

İlk Yorumu Siz Yapın

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir