AYLIKÇILAR VE AYLAKLAR: TARAFINI SEÇ – Podcast Dinle

Zırvaizm podcast nedir? Zırvaizm, en çok dinlenen Türkçe podcast yayınlarından biridir. Bu podcasti en iyi podcastlerden biri yapan şey ise içten, çıplak ve asılcı bir diyalog ile toplumun, tüketicilerin ve çalışarak geçinen insanların ekonomik sıkıntılarına değinmesidir. Yazı, video veya podcastleri internet sitesinde, YouTube’da, hem Google Podcast üzerinde hem de Spotify Podcast ve daha bir çok platformda podcast önerisi olarak bulabilirsin ve sen de dostlarına tavsiye edebilirsin.

Gel seninle beraber bakalım, kapitalizm neden bizi aydan aya geçinen bire Aylıkçı veya iş bulamayan bir Aylak olmaktan başka seçenek bırakmadı.

Ne haber okuyucum nasılsın? Uzun bir aradan sonra yeniden seninle beraberim. Umarım bu arada geçen sürede işsiz idiysen iş bulmuş, hali hazırda bir işin vardıysa da o hayalini kurduğun kaygısız hayata kavuşmuş, eğer bunların hiç birini yapmadıysan da borçlanmadan durabilmişsindir.

Geçtiğimiz iki aylık süre boyunca yeni şeyler öğrenmek, yeni gözlemler yapmak, yeni kitaplar okumak, yeni belgeseller izlemek ve nihayetinde de bütün elde ettiğim o bilgileri, izlenceleri seninle paylaşabilmek adına uzun bir süre kendimle baş başa kaldım.

Artık yalnızlığa ve hasrete bir son vermenin vakti geldi. Haliyle podcastlerin çoğu eski sezonlara göre daha uzun olacak. Umarım dinlemesi de daha keyifli olur.

Bu yayında seninle beraber o dandik işlerimizden ve iş bulamamanın sebeplerinden bahsedeceğiz. Gel seninle beraber bakalım, kapitalizm neden bizi aydan aya geçinen bire Aylıkçı veya iş bulamayan bir Aylak olmaktan başka seçenek bırakmadı…

Hikayeyi başa alalım. İş aradığın zamanları düşün. Eğer hala arıyorsan içinde bulunduğun durumu anımsa. İlanlara başvurduğun, görüşmelere katıldığın o stresli zamanlar şunu hiç düşündün mü? Sordun mu kendine? “Bizim nüfusumuz sürekli artıyor arkadaş, ihtiyaçlarımız büyüyor, doyuracak daha çok karın, taşınacak daha çok malzeme, tedavi edilecek daha çok insan ve kullanılacak daha çok eşya var ve teknolojik aletler gerekiyor, üretim gerekiyor, ben neden yapılması gereken bunca iş varken çalışacak bir iş bulamıyorum?”

Yapmamız gereken bir sürü şey var ancak ne gariptir ki çalışacak iş yok

Ben bu soruyu kendime sordum, şimdi de seni hiç zahmete sokmadan sorunun cevabını vereceğim. En başından beri o yapılması gereken işler her zaman vardı. Var olmaya da devam edecek. Lakin sorun, bizim o yapılması gereken işleri yapmak üzere çalışacak bir iş, yani açık bir pozisyon bulamıyor olmamız.

Bak burada çok ince bir ayrım var. Yapacak iş her zaman var. Hatta bu işlere gereksinim zamanla artıyor. Ancak çalışacak pozisyon bulamıyoruz. Tam bu noktada sadece kapitalizm gibi aptalca kurgulanmış, verimsiz işleyen bir düzende görülebilecek bir durumdan, bir fenomenden bahsedeceğim sana.

Ardından da iş gücünün kötü bir şekilde ve plansız olarak hareket etmesinden doğan bir sonucu tartışacağız. Birilerinin yeteri kadar eleman yok diye fazla mesai yaptığı halde ötekilerin neden işsizler ordusunda Aylak olarak kıvrandığını anlayacağız.

Ellere var da bize yok

Senden dikkatlice okumanı istiyorum. Şimdi. En başta çok acınası bir gerçekliği ortaya koyalım. Bu düzende, kapitalizmde bizler barınma, ulaşım, temiz su ve kesintisiz elektriğe, ucuz ve sağlıklı gıdaya erişim gibi öncelikli ihtiyaçlara dayalı işleri yerine getiremiyoruz.

Özellikle küresel çapta bakarsan, bu saydığım hizmetlere ve ürünlere ulaşamayan milyarlarca insan olduğunu, üstelik o kaynaklardan hepimize yetecek kadar olmasına rağmen hala büyük bir insan kesiminin yoksulluk ve sefalet içinde kıvrandığını göreceksin.

İşte tam da bu yüzden, bu gibi öncelikli ihtiyaçlara dayalı iş sahalarında çalışmak yerine, daha çok kazanç sağlaması umulan, kısa vadede kâr getirecek olan ve çoğunluğun değil, azınlığın çıkarlarına hizmet eden işlere yöneliyoruz.

Aslında hepimiz bu durumun öyle ya da böyle farkındayız içinde yaşadığın topluma, şehre ve ülkeye baktığında insanların öncelikli problemlerinin çözümünde değil, alakasız çalışma alanlarında alakasız iş kollarında çalıştığını göreceksin ve biz bu durumu değiştirmek, yani topluma faydalı işlerde faaliyet gösterip katkıda bulunmak istediğimizde karşımıza bir takım engeller çıkıyor. “Ekmek Aslanın Ağzında Mıdır” başlıklı yazımda bunu detaylıca anlatmıştım.

Ya zaten herhangi bir işte haddinden fazla çalıştığımız için bu sosyal hizmetlere vakit ayıramıyoruz. Ya da işsiz olduğumuz için bütün enerjimizi her ne iş kolunda olursa olsun bir iş bulup çalışabilmek adına harcıyoruz ki kafamızı sokacak bir yerimiz ve soframızda yemeğimiz olsun…

Zamanla lisans eğitimi almanın bir anlamı kalmıyor… Alsak da uzmanlık alanımızın dışında bir sahada düşük ücretle çalışmak zorunda kalıyoruz.

O kadar kötü bir hale geldik ki artık ebeveynlerimizin, anne-babamızın çalıştığı kadar çalışıp onlar kadar mal-mülk edinemiyoruz ve ne yazık ki kıymetli okuyucum eğer bu düzen böyle devam ederse, senin-benim çocuğumun da bizden daha iyi bir yaşantıya sahip olması pek de mümkün değil.

Biz bu noktaya nasıl geldik?

Ne oldu da dünya halkları olarak sistem tarafından ezilir, yoksullaştırılır hale geldik. Ne oldu da çalıştığımız işleri beğenmez, kendilerini o işlere ve o işleri de kendimize ait hissetmez hale geldik?

Neden geçen zamanla beraber önce kendimize, sonra da topluma faydasız bir birey haline geldiğimizi düşünür hale geldik? Ne oldu?

Bu durumu temelde 3 başlık altında inceleyebiliriz.

  • Kâr motivasyonu
  • İş gücünün kasıtlı olarak yanlış yönlendirilmesi ve sanal işsizlik
  • Tasarlanmış, kaçınılmaz ekonomik krizler

Kâr motivasyonu ile başlayalım.

Kâr Motivasyonu: Bireysel çıkar vs ortak fayda

Kapitalistler bize çok uzun zaman boyunca ne dedi?

“Eğer kar etmenin yolu bir başkasının ihtiyaç duyduğu ürün veya hizmetleri tedarik etmekten geçiyorsa, bireysel çıkarlar ortak fayda haline dönüşür.”

Tabi yersen…

Yalan. Külliyen yalan. Sadece bir yalandan ibaret.

Dünya devi sayılabilecek şirket ve mağaza zincirlerinin insanların ortak faydasına aykırı olmasına rağmen hiç kullanılmamış, paketi dahi açılmamış malları toplu bir şekilde yok ettiğini göreceksiniz. Bu işi yapabilmek adına o şirketlerce kurulmuş “atık” tesisleri var. Oralarda çalışan insanlar var ve bütün görevleri hiç kullanılmamış piyasa girdilerini, ürünleri yok etmek, yakmak, parçalara ayırmak.

Bir düşünsene, o atık tesisinde çalışıyorsun, hiç okunmamış bir kitap, son model bir oyun konsolu, hayalini kurduğun o en iyi marka bir telefon tesiste başında durduğun banttan sana doğru geliyor, kutusunu eline alıp bakıyorsun, üzerinde “yok et” yazıyor, ardından bilmem kaç ton basan bir presin altına atıp aletin paramparça olmasını izliyorsun.

İşte kıymetli okuyucum. Kapitalizm öyle sana bana anlatıldığı gibi işlemiyor. Kapitalistlerin bireysel çıkarı, o malların yok edilerek piyasa değerini yükseltmekten ve depolama maliyetlerinden kaçmaktan yanayken, ortak fayda, yani insanlığın faydasına olan şey o ürünlerin hızlıca geri dönüştürülüp ihtiyaç sahiplerine verilmesi.

Lakin bu düzen kapitalistlerin çıkarlarını insanlığın çıkarlarından yukarıda tuttuğu için bizim değil, onların uygun gördüğü şey başımıza geliyor.

Üstelik bu sadece ufak bir örnekti. Son kullanma tarihi geçmediği halde yok edilen gıdalar, yakılan giysi, kıyafetler…

Sana yüzlerce örnek, görütü ve kaynak verebilirim. Liste uzadıkça gider

Kâr motivasyonu denen şeyin kapitalistlere ve onlar için çalışan işçilere ne kadar akıl dışı şeyler yaptırabileceğini, üstelik ortak faydaya aykırı olmasına rağmen yaptırabileceğini görmüş olduk.

Şimdi ikinci maddeye geçelim

İş gücünün kasıtlı olarak yanlış yönlendirilmesi ve sanal işsizlik

Peki bu terimden ne anlamak gerek? Şu gayet açık, bu düzenin en belirgin özelliklerinden birisi, işsiz insanları, yani yedek iş gücünü var ve mutlak hale getirmek. Yani işsizlik bu sistemin varlığını devam ettirebilmesi için gerekli ve kurulum ayarlarından gelen bir olgu.

Hatta buna bir isim bile bulmuşlar. Doğal İşsizlik Oranı diyorlar. Bunun bir formülü bile var.

21. yüzyılın kapitalistleri çalışan işçilerini işsizlik ile korkutup, maaşları sürekli aşağıya çekebilmek için ve gün sonunda diğer kapitalistler ile rekabet edebilmek için 2 şeyi garanti altına aldılar ve dediler ki;

“Sağlıklı bir .ekonomide elbette belli bir oranda işsizlik bulunmalıdır. Bu durum işçilerin mobilitesi ve sektörler arasında işçi geçişini kolaylaştırır.”

Tabi yersen.

Garanti altına almaya çalıştıkları ikinci şey ise bir işçinin mümkün olduğunca kolay bir şekilde kovulabilmesi, işten çıkarılabilmesi…

Aslında şu an içinde yaşadığımız kapitalist ülkelerde başımıza gelen şey tam da bu. Saçma sapan kanunlarla tazminatsız işten çıkarılmak, tazminatına el konulması…

İşte tam da bu 2 yanlışı kapitalist toplumlara, bize dayatarak emek piyasasında sahte bir kıtlık, yapılacak iş olmadığına dair sahte bir algı yaratıyorlar.

Halbuki yazının başında ne dedik asla unutma! Yapılacak çok iş var. Çok büyük toplumsal eksiklerimiz, yaralarımız var. Bu işler belki kısa vadede kâr falan da getirmeyecek. Getirmesin zaten. Devlet, devlet olsun, şirket gibi yönetilmesin.

Ancak uzun vadede iyi bir toplum içinde yaşamamızı sağlayacak çoğu ihtiyaç, o gereksinim duyduğumuz sosyal işler, hepsi yeni iş sahaları, yeni iş kolları yaratabilir.

Ancak devlet o kadar uzun zamandır kapitalistler, liboşlar tarafından kabuğuna tıkılarak sosyal yaşamdan el etek çekti ki, artık asıl toplumsal ihtiyaçlarımızı giderecek yeni çalışma alanları yaratmaktansa, bütünüyle kâra odaklı olan özel sektörün ellerine bırakıldı.

Bu sefer de iyi bir sosyal hizmet veya altyapı hizmeti alamaz hale geldik. Bunu söyleyince diyorlar ki “Ne diyorsun ya Sevan, herkes devlet memuru mu olsun, hepimiz sosyal işlerde, toplumsal işlerde, sosyal hizmette mi bulunalım”

Ben de diyorum ki o beğendiğin Kuzey Avrupa ülkelerinde nüfusun yüzde kaçı devlet memuru, aç bir bak bakalım, kaç kişi devlete çalışıyor, devlet kaç kişiye iş veriyor, ne kadar insan Sosyal Hizmetler altında çalışıyor?

Kaynak: https://www.statista.com/statistics/1195197/employment-by-sector-in-europe/

Burada bir virgül koyarak sana bir isimden bahsedeceğim.

Boktan işler

“David Graeber” , bir bilim insanı, antropolog. 2018 yılında “Bullshit Jobs” Türkçesiyle “Boktan İşler” isimli güzel bir kitap yayınladı. Kitabında yazan her fikre katılmasam da bazı kısımları konuşulmaya değer.

Bunlardan biraz bahsetmek istiyorum. Yazar kitapta aslında hepimizin gözlemlediği ve içten içe bildiği bazı meselelerden bahsediyor. Diyor ki; “bazı meslekler var ve bu mesleklerin tek varlık amacı zengini daha da çok zengin yapmaktır.”

Peki bu yalan mı? Elbette doğru. Nüfusun en zengin %1’lik kısmının servetini o adadan bu adaya transfer edebilmek için uğraşanlar, şanslı zenginlerin yatırımlarını katlamak la uğraşanlar… Liste uzar da gider.

Benim zaten daha önceki yazılarımda bahsettiğim gibi en büyük ölçeklisinden ortaölçeklisine fark etmeksizin hepimiz genelde yüzlerce veya binlerce çalışan olarak bütün gün mesai saatimiz boyunca çok az bir insan toplusunu, 10 bilemedin 15 kişiyi zengin etmek için, hissedarları zengin etmek için çalışıyoruz.

Üstelik kapitalistlerin çıkarları, çalışarak geçinen, aydan aya geçinen aylıkçılarla, yani senin-benim gibi insanların çıkarlarıyla çeliştiğinde, kapitalistlerin çıkarları bizim çıkarlarımızdan yüce tutulduğu için bizler dünya halkları olarak az bir insan toplusunun keyfiyeti uğruna çalışan bireyler ve günün sonunda da aynı kapitalistlerin eline geçmiş ülkelerin vatandaşları haline geldik.

Tasarlanmış, kaçınılmaz ekonomik krizler

Gelelim üçüncü ve son kısma. Sistemin kaçınılmaz olan ekonomik krizlere, insanların evlerini, işlerini kaybettiği, yuvalarının dağıldığı ve toplumsal bunalım ile beraber intiharların yaygınlaştığı krizlere…

Bu durumu on yıllar önce açıklayabilen yegane bir teori var. Sende internet gibi açık kaynaklardan aratabilir ve devamını getirebilirsiniz. Bu teorinin adı “Kâr Oranının Düşme Eğilimi”.

Peki bu teori krizleri nasıl açıklar? Der ki “Piyasadaki aktörler zamanla birer tekel haline gelir. Sermaye çok az aktörün elinde aşırı şekilde birikmeye başlar. Haliyle başkaları için yatırımlarının getirisi zamanla azalmaya başlar. Bu durum artık bir süre sonra yatırım yapmayı manasız kılar. Sürekli ve sınırsızca büyümesi umulan ekonomilerde durgunluk noktasına gelinir ve kaçınılmaz olarak ekonomiler batar. Beraberinde milyonlarca insanı da batırır. Çaresizliğe sürükler ve olan yine Aylıkçılara, aydan aya geçinen insanlara ve Aylaklara olur.

Birer Aylak haline geliriz. Aylaklar ordusuna, işsizler ordusuna katılırız.

Yayının sonlarına doğru geliyoruz. Genel olarak toparlayacak olursak yayının başından beri anlatmak istediğim şey çoğumuzun ya iş bulmaya çalışan bir aylak ya da iş bulduğu zaman da topluma bir faydası bulunmayan aylıkçılar haline geldiği idi.

Genelde sadece bir başkasının kârını artırmak üzere kurgulanmış, bizi manevi olarak mutlu etmeyen, yaşantımızı anlamsızlaştıran bir durumun içinde olduğumuz gibi bir gerçek mevcur. Çoğu insan bu gerçekliğin farkında.

Belki sen de bunun farkındasın. Eğer çalışmıyorsan da etrafında çalışan insanlara bakıp bunu gözlemleyebilirsin.

Burada sorulacak soru şu; batış geldiğinde, ekonomik kriz geldiğinde, en çok zararı o ömrü boyunca çocuğunun, çocuğunun çocuğuna çalışması gerekmeyecek kadar servet bırakanlar mı görüyor yoksa aydan aya geçinen, çalıştıkça ekmek bulabilen ve emeğini satmaktan başka çaresi olmayan bizim gibi insanlar mı?

Benim cevabını tahmin edebiliyorsun. Senin cevabını sana bırakıyorum. Ben artık kimsenin aylıkçı veya aylak olarak yaşamadığı bir düzen istiyorum. Üstelik başka bir dünya ve hep birlikte kurtuluş mümkünken.

İçeriği beğendin mi? Beni Patreon üzerinden destekleyebilirsin!

SON 5 BÖLÜM

İlk Yorumu Siz Yapın

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir