DÜNYANIN EN BÜYÜK HIRSIZLIĞI: KAPİTALİST MONARŞİ- Podcast Dinle

Zırvaizm podcast nedir? Zırvaizm, en çok dinlenen Türkçe podcast yayınlarından biridir. Bu podcasti en iyi podcastlerden biri yapan şey ise içten, çıplak ve asılcı bir diyalog ile toplumun, tüketicilerin ve çalışarak geçinen insanların ekonomik sıkıntılarına değinmesidir. Yazı, video veya podcastleri internet sitesinde, YouTube’da, hem Google Podcast üzerinde hem de Spotify Podcast ve daha bir çok platformda podcast önerisi olarak bulabilirsin ve sen de dostlarına tavsiye edebilirsin.

Transkript

Nasılsın gün geçtikçe fakirleşen ve mülksüzleşen kardeşim. Bu yayına Jean Jaques Rousseau’nun çok sevdiğim bir sözü ile başlamak istiyorum.

Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip “Burası benimdir” diyen ve buna inanacak kadar saf olan insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun ilk kurucusu oldu. O zaman biri çıkıp, çitleri söküp atsaydı, sonra da insanlara “Sakın dinlemeyin bu sahtekârı. Meyveler herkesindir. Toprak hiç kimsenin değildir. Ve bunu unutursanız mahvolursunuz” diye haykırsaydı, işte o adam, insan türünü, nice suçlardan, nice savaşlardan, nice cinayetlerden kurtaracaktı.

Discourse on the Origin of Inequality

Evet. Peki bu alıntının yazının konusuyla, yani senin fakirleşmen ile alakası ne?

Monarşi

Gel seninle birlikte bakalım, “modern” bir toplumda söz konusu üretime geldiğinde mülkiyetin seninle-benimle veya kapitalistler ile olan ilişkisi nasıl ilerliyor.

Sana önce birazcık ilkel dönemlerden bahsedeceğim. O dönemlerde en büyük üretim aracı topraktı. Daha öncesinde ekim yapmadan, mağarada yaşayan avcı-toplayıcı insanlar, yaz mevsimi geldiğinde bir şeyi fark ettiler.

Meyve toplamak için geçtikleri yollarda meyve ağaçları var! Fark ettiler ki eğer yere bir tohum-meyve ekerler ise, ertesi yıl ektikleri yerde bir meyve ağacı çıkıyor.

Tabi büyük ihtimalle yüzlerce deneme ve yanılmanın ardından hangi meyvenin ne kadar sürede olgunlaştığı, bir ağacın meyve vermesi için ne kadar süre geçmesi gerektiği gibi konularda daha da uzmanlaşmaya başladılar.

Haliyle dediler ki “biz her seferinde niye anasının nikahına kadar karnımızı doyurmak için yürüyoruz, bir de amelelik yapıp oradan buraya taşıyoruz gıda malzemelerini! Kendimize bir yer ayarlayalım, oraya ekim tohumları ve oradan karşılayalım gıda ihtiyacımızı”.

Kaçınılmaz olan gerçekleşti, daha önce avcı-toplayıcı olan bu insanlar birer çiftçi, yani üretici haline geldiler.

Uzun bir süre boyunca, o insan toplusu arasından hiç bir “akıllı” çıkıp ta; “ya bu ağaçların, ekinlerin olduğu toprak var ya, hah işte bu benim toprağım” dememişti.

Ta ki biri bunu diyecek cesareti ve gücü kendinde bulana kadar. Peki bu beraberinde neyi getirdi? Üretime ve iş gücüne katılım konusunda adaletsizliği getirdi.

O “akıllı” olan arkadaş dedi ki; “siz benim yerime çalışın, ben iş gücünden çıkayım, buraları korur kollar idare ederim, siz de ürettiklerinizden bana pay verirsiniz“.

Tabi pandoranın kutusu açılmıştı. O toprak parçalarının ele geçirilmesi için yapılan savaşlar, savaşlarda ele geçirilen esirler ve o esirlerin köle olarak kullanılıp, alınıp satılması… Bu durum uzunca bir süre devam etti.

Sonra bu toprak ağalarının birer derebeyi olarak tarihte karşımıza çıktığını gördük. Anadolu topraklarında, Avrupa topraklarında uzun bir dönem boyunca bu derebeyler hüküm sürdüler.

Dediler ki; “Bu en büyük üretim aracı olan toprağın, gıdanın asıl kaynağı olan toprağın sahibi biziz, hayvanlarında sahibi biziz çünkü onlar da o topraktan besleniyor, o halde ben sizin ağanızım, siz de bizim marabamızsınız“.

Ardından gelen sürede adına bilmem ne oğulları, bilmem ne kontluğu, bilmem ne düklüğü denen bu beylikler rekabet etmeye ve savaşlar yapmaya, sonrasında da birbirlerinin topraklarını ele geçirmeye başladılar.

Neticede tarih sahnesinde imparatorluklar doğdu. Tek bir ağanın ve ailesinin yönettiği krallıklar…

Bu düzen bu şekilde uzun bir süre devam ettikten sonra, artan insan nüfusu, savaşlar ve kıtlıklar insanlara illallah ettirdi. Günümüz dünyasında her nasıl ekonomik krizler illallah ettiriyorsa o zaman da bunalımın kaynağı kıtlıklar ve salgınlardı.

Kıtlıklar ile tepesindeki krala, ağaya daha da muhtaç hale gelen halk, Fransız İhtilali ile birlikte ayaklandı ve dedi ki; “Ülke toprağı dediğin şey bütün ulusundur, bir aile veya kişinin olamaz, bunu bu hale getiren ne kadar kral ve krallık unsuru var ise bunları def ediyoruz çünkü bize insanlık olarak eşitlik gerek“.

Dediklerinde bir süre boyunca da başarılı oldular. Fakat o tarihten bu tarihe kadar gerçek manada eşitsizliği ve adaletsizliği ortadan kaldıracak hiçbir tedbirin o krallık bakiyelerinde uygulanmadığını gördük.

Yıkılan o krallıklardan geriye kalan halklar yine başka bir sulta yönetiminin altına girdiler. Peki neydi bu sulta yönetiminin adı? KAPİTALİST MONARŞİ.

Zenginlerin sultası. Sermayedarların sultası. “Bu toprak benimdir, bunun sahibi benim”, “bu su benimdir”, “bu plaj benimdir”, “bu dere yatağı benimdir”, “bu ova benimdir” diyebilenlerin sultası.

Gücün bu insanların elinde toplanmasının sebebi aslında çok basitti. Büyüyen bir insan nüfusu, daha fazla gıda ve konuta ihtiyaç…

Bu zenginler, adaletsizliğin asıl sebebi olan “toprağın kişiye ait olabildiği” bir düzenden ötürü, hem gıda, hem emlak zenginleri olarak, beraberinde de o toprağın altındaki kaynakların sahipleri olarak bütün kapitalist devletlerde saltanatlarını inşa ettiler.

Hükümetler geldi geçti, siyasi partiler geldi geçti fakat bu zengin ailelerin saltanatlarının devam ettiğini gördük.

Şimdi o saltanatların adı Anonim Şirketler, Limited Şirketler, Holdingler ve bilimum ne kadar kapitalist yol ve yöntem var ise o yöntemler ile kurulup idare edilen mekanizmalardır.

Gelelim bu güne. Yazının ortalarına geliyoruz.

Konsantrasyon

Şimdi, çok dikkatli okumanı istiyorum

Tabi kapitalizm icat olunduğunda durum böyle değildi. Kapitalist dediğimiz, patron dediğimiz insanların sayısı oldukça fazlaydı. Binlerce çalışanı olan şirketler de yoktu. Bir şirket eğer 20-50 arası çalışana sahipse, o kapitalist şirkete “büyük bir şirket” deniliyordu.

Yani bu güne kıyasla o şirketler çok küçük şirketlerdi. Fakat bugün on binlerce çalışanı olan devasa boyutlarda şirketler var.

Bu şirketlerin çoğu, halka arz edilmiş şirketler. Senin de ülkende, borsada işlem gören ve halka arz edilmiş şirketler var. Kendi çaplarında devasa ölçekte şirketler.

Bu şirketlerin kamuya açılması demek, yılın her çeyreğinde denetlenmeleri, kâr-zarar oranlarını halka açıklamaları ve “hesap verebilir olmaları” demek.

Şirketin yönetim kurulunda kimlerin olacağına, yöneticisinin kim olacağına dair kararı verenler ise hisse sahipleridir. Üstelik bu insanların sayısı bütün hissedarlara kıyasla çok azdır.

Bu bahsettiğim elit hissedarlar toplusu Amerika Birleşik Devletleri gibi hiperkapitalist bir ülkede bütün hissedarların sadece %10’unu oluşturuyor. Yani bütün hissedarların sadece %10’u, ortada dolaşan bütün hisselerin %80’ine sahip.

Çok az sayıda bir insan toplusu, şirketlerin kimler tarafından yönetileceğine, kimlerin o şirketlerin başına CEO olarak geçeceğine karar veriyor. Bu yönetim kurulu denen kurullarda da ortalama 15-20 kişi bulunuyor.

Onlar da ne üretileceğine, nasıl üretileceğine, nerede üretileceğine, ne süre boyunca üretileceğine ve üretimden gelen kâr ile ne yapılacağına dair karar verirler.

Alınan bütün bu kararlardan seni-beni yani çalışanları dışlarlar. İşte bu nokta o kadar önemli ki, burayı çok dikkatli okumanı istiyorum.

Kırmızı ile işaretlenen kısımda görülebileceği üzere Dünya çapında en zengin %10 bütün hisselerin %93.2’sinin sahibi.

Amerika’da bundan yaklaşık 20 yıl önce halka arz edilmiş olan 7-8 bin adet şirket vardı. 2020 yılında geldiğimizde bu sayı yarıya indi. Bu rakamlar kapitalizmin sözde “iyi işlediği” devlet olan Amerika Birleşik Devletleri’ne ait olabilir. Fakat senin içinde bulunduğun ülke dahil bir çok kapitalist devlette durum rasyo bakımından, yüzdelik bakımdan bu şekilde.

Yıllara göre Amerikan Borsalarında işlem gören şirketlerin sayısı azalıyor.

Peki bu 20 yıllık süreçte ne oldu da bu oldu. Yazının ilk kısmında anlattığım şey oldu. Güç, sermaye konsantre oldu. Uzun yıllar boyunca merkezileşti.

Geriye kalan ve sayısı yarıya inen şirketlerin ise hacimleri büyüdü. Fakat yönetim kurullarında bulunan insanların sayısı artmadı. Hala ortalama 15-20 kişi. Bunun yanında hissedarların sayısı da değişmedi.

Peki, hissedarların sayısı artmadı ise, yönetim kurullarındaki insanların sayısı artmadı ise ne oldu? Hayatta kalmayı başaran şirketlerde çalışanların sayısı arttı.

Ekonomide buna şirketlerin birleşmesi adı verilir. Şirketler, kendilerinden daha küçük olup da batan-kapanan ve rekabet edemeyen şirketleri satın alırlar ve büyürler.

Bunu iki şekilde yaparlar.

  • Bazen bir şirket kendisi ile aynı işi yapan başka şirketleri (sigara üreten bir şirketin sigara üreten diğer iki üç şirketi yutması) piyasadan eler, onlar ile birleşir. Buna yatay entegrasyon denilir. Üstelik bunu rekabet yapmamak ve rekabetten kaçınmak için yapar.
  • Konsantrasyonun öbür türüne ise dikey entegrasyon denilir. Bu durumda da bir şirket kendisi ile aynı işi yapan şirketleri satın almaktansa, daha önce üretim yaparken kullandığı belirli ürünleri/hizmetleri üreten bir şirketleri satın alır. Örneğin bir araba üreten şirket gidip çelik üreten, lastik üreten bir şirketi satın alır.

Temelde dikey ve yatay entegrasyon bu şekilde işler.

Peki bu durum neye yol açtı? 1975 yılının Amerika’sında 109 adet şirket ortaya çıkan kârların %50’sine sahipken, 2016 yılının Amerika’sında sadece 30 tane şirket ortaya çıkan bütün kârların %50’sine sahip hale geldi.

30 şirket bütün karların %50’sine sahip

Genel olarak toparlayacak olursak, bu şirketler kapitalist bir ekonomide dikey ve yatay entegrasyonla bütün gücü, sermayeyi, parayı ve kârı ufak bir azınlığın elinde toplamayı “başardılar”.

Şu an bu büyük şirketlerin en büyük korkusu ise geriye kalan binlerce küçük şirketin ve kendilerine ait binlerce çalışanın bu büyük şirketlere meydan okumasıdır.

Bu büyük şirketler bunun önüne geçmek için ne yaptılar? Birlik oldular. Dernekler kurdular, iştirak ettiler ve ortaklıklar kurdular. Halkla ilişkiler kampanyaları yapabilmek için çok büyük miktarlarda paralar harcadılar. Lobiciler satın aldılar, politikacılar satın aldılar, politikacıların politik kampanyalarına para bağışlarında bulundular, çünkü eğer bunu yapmazlar ise kendilerine yöneltilecek bu tekelci suçlamalarına karşı gelemeyeceklerini anladılar.

Baktılar ki bir politikacı kendi amaçlarına hizmet etmiyor mu? Hemen o ellerinde tuttukları ana akım medya araçları ile o politikacıya saldırdılar. Baktılar ki bir poltiikacı onların çıkarlarına hizmet edecek gibi mi gözüküyor, hemen yine ellerinde bulunan o şirket medyası ile o politikacıyı parlatmaya, halka satmaya başladılar.

Benim bu durumu sana bir benzetme ile anlatabilmek için, halkın mevzisinden, bizim mevzimizden bir örnek vermem gerek.

Adeta yayının başında bahsettiğim o krallıklar, dere beylikler gibi, bu şirketler de, bu şirketlerin sahipleri de, hissedarları da güzel bir restoranda, güzel bir resort otelde bir araya geliyorlar ve güçlerini nasıl koruyabileceklerine dair çok önemli karar alıyorlar.

Bu şirketlerin nasıl işlediğini öğrenmek niye önemli? O şirketlerin nasıl çalıştığı ile, bizim, halkın hayatının nasıl şekillendiği doğrudan bağlantılı.

Örneğin Boeing şirketini düşün. Bu şirket uçaklar ve uçuş malzemeleri üretiyor. Şirket yakın zamanda yaklaşık 300 insanın ölümü ile sonuçlanan bir uçak kazasının odak noktası haline geldi. Sonradan anlaşıldı ki bu şirketi yöneten yönetim kurulu ve yöneticiler maliyetleri düşürmek adına bütün “iyi kararları” almışlar. Güvenlik önlemlerinden kısılmasına yol açacak kararlar da dahil.

Veya Volkswagen örneğinden gidelim. Bu şirket de karbon emisyon testlerinde büyük bir hileye bulaşarak suçlamaların odak noktası haline geldi ve suçlu bulundu. Bu hileler de o şirketin yönetim kurullarında alınan maliyet düşürme kararlarındandı.

Veya McDonalds‘dan bahsedelim. Pandemi boyunca işçilerine hastalık izni vermeyen fastfood zinciri. İşçilerine “Ancak isterlerse” hasta olan iş arkadaşlarına kendi ücretli izinlerini bağışlayabileceğini söyleyen fastfood zincirinden bahsediyorum. Yine, işçileri ölüme terk eden bu “şirket” kararları da o şirketin yönetim kurulu tarafından alındı.

Veya CEO’suna onu dünyanın en zengin insanlarından biri olmasını sağlayacak maaşları veren Amazon şirketinden bahsedelim. Çalışanları Covid-19 semptopları göstermesine rağmen onları çalışmaya zorlayan ve bu maliyet düşürme kararlarını yönetim kurullarında alan Amazon…

Kısacası kapalı kapılar ardında bir araya geliyorlar ve ekonomiyi domine eden, sistemi düzenleyen taraflar olarak refahlarını ve güçlerini nasıl koruyabileceklerine dair fikir yürütüyorlar.

Bu şirketleri bilerek ve isteyerek seçtim çünkü ben eminim ki senin de etrafında “yaaa bizim ülkemizde niye böyle işleyen şirketler yok, keşke bizde de böyle büyük firmalar, büyük girişimler olsa, kâr etseler” diye hayıflanan lümpenler var.

Tutup bunu bir liberale anlatsan desen ki; “öyle kapitalizm anlatan kitaplarda yazdığı gibi değil durum, tüketici zararına olmak pahasına, işçisinin zararına olmak pahasına, binlerce insanın 3-5 kişiyi zengin etmeye çalıştığı bir düzende yaşıyoruz”.

Liberal sana; “aman bunlar rekabet ediyor da, rekabet insanlığı ve teknolojiyi ileri taşıyor da, bak işte bir sürü teknolojik patent ve yenilik hayatımıza giriyor ve insan hayatını kolaylaştırıyor da, nolcak biz bunun meyvesini insanlık olarak topluyoruz” diye anlatır durur.

Sana asla çok az sayıda insanın zenginliğin-refahın neredeyse tamamını ellerinde topladığından bahsetmez.

Yazının bu kısmında sana anlatmam gereken şey, bu zenginlerin adaletsizlikleri, hırsızlıkları yaparken kendilerini ve yaptıklarını nasıl meşrulaştırdıklarıdır.

Risk

Sana riskten bahsederler. Risksiz kazanç yoktur derler. Risk alamdan kazanç elde edemezsin derler. “Bizler de bu büyük şirketler, bu girişimciler, bu hissedarlar, bu yönetim kurulları, bu CEO’lar olarak risk alıyoruz ve riskimizin kârını topluyoruz” derler.

Derler ki; “bizler yatırımcılar olarak sermayemizi riske atıyoruz ve yatırımlar yapıyoruz”.

Ben her zaman bu adamların risk almak ile övünür olmasını biraz aşağılayıcı biraz da akıl dışı bulurum.

Şu soruyu soralım. Sen ben bir işçi olarak bir şirkete çalışmak için girdiğimizde ne yaparız?

Beynimizi ve kaslarımızı kullanırız ve girdiğimiz şirketteki üretim araçlarını ve malzemeleri kullanıp ortaya bitmiş bir ürün veya hizmet çıkarırız. Aynı zamanda bir risk alırız!

Burası çok önemli. Örneğin, bir atölye olabilir, bir fabrika olabilir, bir maden olabilir, bir mağaza veya bir ofis olabilir, hiç fark etmez, nerede çalışacağımızı biz seçmeyiz. İş verenimiz seçer.

Çalıştığım yerde hava sağlıklı mı? Bana zihinsel sıkıntı yaşatacak gürültü unsurları var mı? Çalışırken kullandığım ekipmanlar belli standartlardan geçti mi, güvenilir mi? Üretim yaparken zehirleniyor muyum? Bütün gün oturmaktan iskelet veya kas sistemim hasar görüyor mu?

Kısacası gününün büyük kısmını geçirdiğin iş yerinde, aslında sağlığını ilgilendiren birçok riski alıyorsun. İş vereninin verdiği bu kararlar seni de senin sağlığını da risk bakımından ilgilendiriyor.

Başka bir örnek de şuradan gelsin. Örneğin senin iş verein veya yönetim kurulundaki yöneticilerin, eğer bir hata yaparsa ve satmayacak bir ürün veya hizmet ortaya koyarlar ise onların aldığı bu riskin bedelini sen işini kaybederek ödüyorsun. Yani aslında burada işini kaybetme riski sen alıyorsun. Üstelik bu riski alıp almamak istediğin dahi sana sorulmuyor çünkü ne üretileceğine dair alınan karar sana ait değil.

Bir manada üzerinde hiçbir kontrolünün olmadığı kararlar neticesinde gelirinden, yaşam standartlarından ve yaşam kalitenden oluyorsun.

Başka bir konu da şirketin geçici olarak kapanması veya başka bir şehir/ülke’ye operasyonunu taşınması. Senin-benim işçi olarak böyle bir durumda da riskimiz var çünkü bunun neticesinde de işimizden ve gelirimizden oluyoruz.

Neden bu gibi bir karar alınıyor? Şirketin bulunduğu bölgede vergiler yüksek olduğu veya iş gücü maliyetli olduğu için şirket sahipleri vergi vermek istemiyorlar veya veremiyorlar.

Şunu kabul edelim, sen-ben iş seçerken aslında bir yaşam tarzı, evimizin ve ailemizin şirkete yakında olması gereken evinin konumu, içinde yaşayacağımız bir topluluk, yani bir çok şeyin kararını veriyor, riskini alıyorsun iş seçerken. Bu durumda riski alan sensin.

İşçi olarak, üstüne üstlük aldığın bu riskler için ödeme almıyor, sadece sattığın emeğinin ücretini alıyorsun.

Peki asıl ve kritik soru şu; neden sen aldığın risklere dair kazanç elde etmiyorsun da, senin hakkından pay çalanlar, kendilerine “bunun doğru olmadığı” söylendiğinde “Yahu biz risk alıyoruz kardeşim, ekmek veriyoruz, yatırım yapıyoruz, tabi ki kârın tamamı bizim olacak, bu bizim hakkımız” diyebiliyorlar?

Bunu düşünmeni istiyorum.

“Madem ki risksiz kazanç yok, işçi-emekçi olarak benim aldığım risklerin karşılığını da verin. Doğru olan budur öyle değil mi?” diyemiyorsun.

Bundan bir önceki yazımda “Kapitalizmin Kadınları” isimli yazımda, sana bir şirketin batmayacağının veya kapanmayacağının garantisinin olmadığını grafikleri ile anlattım.

Peki halk bu işin neresinde? İstersen biraz da işin tüketim ayağına bakalım.

Ben halktan birisi olarak tüketim yaptığım zaman ücretini ödediğim ürüne dair bir risk alıyorum. Mesela bana satılan ürün, satıcısının vaat ettiği özellikleri taşımıyor olabilir. Kusurlu ürün almış olabilirim. Her kapitalist ülkede olduğu gibi, senin de içinde bulunduğun ülkede tüketici mahkemeleri var ve bu mahkemeler binlerce dosyayla dolup taşıyor.

Eğer başına böyle bir durum gelirse ve paran var ise bir avukat tutman veya vakit ayırıp mahkemeye gitmen ya da savcılığa gitmen mümkün. Neticede biz ürün alırken aldığımız riskten ötürü o ürünü satan şirketlere gidip “ya biz sizin malınızı/hizmetinizi alırken risk aldık, riskimizi telafi edin, biz bu riskin karşılığında bir ödeme almak zorundayız” diyemiyoruz.

Bize bu liberaller hep ne dediler? “Eğer bir meta alıyorsan tabi ki bunun riskini de satın alıyorsun”.

O zaman ben de onlara şunu derim, “o halde benimle tartışmaya girdiğinizde, risk almak ile övünüp aldığınız riskler için haddinden fazla kazançlar-gasplar-kârlar elde edebileceğiniz, ödemeler alabileceğini hikayesini tutup bana anlatmayın”.

Ben de risk alıyorum kardeşim. Hem tüketici hem de işçi olarak büyük oranda risk alıyorum.

Geldik yazının sonuna. Bam teline.

Hırsızlık

İşte bu kapitalist ekosistemde yıllık dönemi tamamlayan bir şirket yıl sonunda mali tablolarını açıklar. Bakar ki kâr etmiştir. Bunu kutlamak içni bi bayilik toplantısı veya parti düzenler. Çalışanlar ve yöneticiler bir araya gelirler.

Yönetici veya yönetim kurulundan birisi ayağa kalakr ve bir konuşma yapar. Der ki; “Hepimiz bir aileyiz ve iyi bir takımız. Hepinize teker teker teşekkür ediyorum. Bu yılı başarı ile ve kâr ile kapatmak içni katkıda bulunan kim varsa çok ama çok sağ olsun. Çalışmalarınız içni sonsuz minnettarım”.

Bu teşekkür konuşması biter bitmez herkes yemeye-içmeye devam eder. Tahmin et, ne olur?

Orada bulunan çalışanlar, sundukları emek ve yaptıkları katkı içni kendisine teşekkür edilen işçiler o yıl sonunda toplanan kâr ile, yani emeklerinin meyvesi ile ne yapılacağına dair en ufak bir kararı almaktan dışlanırlar.

İşçiler toplantılara çağırılmaz, karar mekanizmasına asla sokulmaz. Hiçbir kararda oy hakları yoktur. Resmin dışındadırlar. Bunu bir kenara koyalım.

Elde edilen kâr da dahil, eğer biz isek, işçiler isek ürünü/hizmeti üretenler şu soruyu kendine sor. Neden kapitalist işletmelerde beynini ve kaslarını kullanarak üretmiş olduğun ürünler ve hizmetler, ve bunun beraberinde gelen kârlar sadece şu iki şey için kullanılmıyor.

  • Üretimde kullanılan araçların, malzemelerin yenilenmesi.
  • Kârın asıl değeri üreten işçiler arasında pay edilmesi.

İşte geliyoruz en can alıcı noktaya. Bu noktada yazının başına bir göndermede bulunacağım. Yazının başında anlattığım derebeyleri ve ağalara kıyasla, bu günün ekonomisinde, bu günün toplumsal hayatında bir üretimin yapılabilmesi için öncelikle şunların bir araya gelmesi lazım.

  • Toprağın sahibi, çünkü o toprağın üstünde bir üretimhanenin yer alması söz konusu.
  • Üretim araçlarının sahibi. Bu bilimum ofis malzemesi, dokuma tezgahı, demir döküm makineleri olabilir, hiç fark etmez.

Bazen üretim aracının sahibi aynı zamanda toprağın da sahibi olarak karşına çıkabilir, fark etmez.

Kendilerinden aldığımız riskler ve emeğimizin payını istediğimiz cevabı verirler “evet evet, sen işçi olarak üretimi yapan kişi olabilirsin, ama bu üretimi yapabilmek içinde bana ait olan üretim araçlarına ve üretim alanına ihtiyacın var, bunlar sende yok, sende bir sermaye de yok, e bizlerde tabi toprak ağaları ve üretim araçlarının sahipleri olarak bunlara sahibiz, sermayeye sahibiz, dolaylı bir şekilde sana da sahibiz çünkü biz olmadan üretim yapamazsın ki”.

“Sana izin veririz” diyorlar. “Toprağı işlemene izin veririz, üretim araçlarımızı, ekipmanları, malzemeleri kullanmana patronların olarak izin verebiliriz ama sen de bize ürettiğin ne varsa tamamını, kârdan alman gereken payın tamamı dahil vereceksin. Senin ürettiğinden kâr ediyor olabiliriz. Fakat senin o kârı elde etmeye, ürünleri elde etmeye hakkın yok! O ürettiklerini ve kârı bize vermelisin çünkü biz o toprağın ve kullandığın üretim araçlarının sahibiyiz!“.

Tabii yersen.

Bu işteki büyük çelişki şu; o fabrikanın, üretimhanenin kurulduğu toprağı, “toprak sahibi” olduğunu iddia eden kişi elleri ile mi yarattı? O mu meydana getirdi o toprağı, arsayı gökten mi indirdi?

Cevabı biliyorsun okuyucum. HAYIR HAYIR HAYIR!

Toprağa sahip olduğunu iddia edenler, parsalarını alırken, üretimden gelen hakkımızı bizden gasp ederken, sadece ve sadece o toprak parçasını bizlerden, halktan, işçilerden alıkoyabildikleri için bunu yapabiliyorlar.

Üretime dair hiçbir şey yapmıyorlar. Peki o üretim araçlarının sahibi olan adam, o mu üretti sahibi olduğu üretim araçlarını? YOOOOO

O araç ve malzemeleri de yine senin-benim gibi emekçiler üretti. Sonra ürettiğimiz o araç ve malzemeler kendine patron diyen ağalar tarafından mülkiyete geçirildi ve patron onların sahibi haline geldi.

İşte kapitalist bir düzende şirket denilen şey toprağın, üretim araçlarının, malzemelerin, ekipmanların kişilere-şahıslara ait hale gelebilmesidir.

Üstelik bu kişiler küçük bir insan toplusu. Az sayıdalar bu insanlar ve birbirlerini yedikleri için sayıları gittikçe azalıyor. İşte tam da bu yüzden günümüz şirketleri, geçmişin dere beylikleridir, ağalıklarıdır yani monarşileridir.

Şimdi oturup o monarşi zamanına bakarak “aaaa şu insanlara bak, gidiyorlar bir ağaya fedai oluyorlar, emeklerini, hayatlarını, topraklarını ağaya peşkeş çekiyorlar, krallarına tapıyorlar, ne salak insanlarmış bunlar” diyorsun ya…

İyice düşün bir bakalım, biz günümüz insanlığı olarak ne kadar akıllıyız. O monarşilerden kurtulabilen insanlık, ücretli köleler haline getirildi. Hem de efendisini seçmek pahasına.

Üstelik başka bir dünya ve hep birlikte kurtuluş mümkünken.

İçeriği beğendin mi? Beni Patreon üzerinden destekleyebilirsin!

SON 5 BÖLÜM

İlk Yorumu Siz Yapın

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir