ŞİRKET DEDİĞİN NASIL SEKS YAPAR?

Şirketlerin birleşmesi ve peygamber develerinin çiftleşmesi. Rekabet, tekelcilik ve vurgunculuk. İlerlemeci rekabet mi yoksa vahşi rekabet mi?

Transkript

Nasılsın benim fakir kardeşim? Son yayından bu vakte geçen sürede ömrün boyunca çalışmanı gerektirmeyecek kadar zengin olabildin mi? Ben olamadım bu benim için artık bir sürpriz değil. Eğer sen öyle bir hayal ile yatıp kalkıyorsan ve bir gün zengin olacağına inanarak yaşıyorsan gel, otur ve dinle çünkü kaygılarımız aynı sana anlatacak çook şeyim var.

Bu yazımda sana kapitalizmin anladığı rekabet şeklinden, tekellerden ve vurgunculuktan bahsedeceğim.

İlk başta kafanda bir üçgen hayal etmeni rica ediyorum, bu üçgenin lütfen sol alt köşesine rekabet, sağ alt köşesine tekelcilik, tepesine ise vurgunculuğu koy.

Bu yazımda sana kapitalizmin anladığı rekabet şeklinden, tekellerden ve vurgunculuktan bahsedeceğim. İlk başta kafanda bir üçgen hayal etmeni rica ediyorum, bu üçgenin lütfen sol alt köşesine rekabet, sağ alt köşesine tekelcilik, tepesine ise vurgunculuğu koy.

Untitled 1
VURGUNCULUK

Kapitalist bir ekonomik modelin kaçınılmaz durakları olan bu üç noktayı apaçık ve vahşi gerçekliğiyle anlatıp gözünden düşürmeden önce rekabetçilik, tekelcilik ve vurgunculuk kavramlarından bahsederek bu kavramlara dahil bakış açını pekiştirmek istiyorum ama en başında bir şeyi anımsayalım seninle beraber.

O televizyonlarda dinlediğimiz, gazetelerde okuduğumuz meşhur ekonomistler var ya onların ağızından şöyle cümleleri mutlaka duymuşsundur, “kapitalizm niye mi gerek, e rekabet var e rekabet varsa bu son tüketicinin faydasındadır çünkü bir yandan kaliteyi arttırırken öbür yandan maliyetleri düşürmek isteyen sermayedarlar en nihayetinde rekabetin sonucu olarak son kullanıcıya kaliteli ve fiyat rekabetinden ötürü ucuz ürünler sunarlar.”

Öyle mi dersin? Bırak içinde yaşadığın ülkeyi neredeyse her kapitalist devlette yaşanmış bir üçkağıtçılıktan bahsetmek istiyorum sana. Belki seninde malumun olmuştur. Nedir o malum olması gereken şey? Bir ürünün fiyatını arttırmaktansa kalitesini veya hacmini düşürmek, bunu fark etmek için biraz cin göz olman lazım onu da söyleyeyim.

Mesela düşün ki bir markete gidiyorsun, bir hafta önce atıyorum yüz gramına beş para verdiğin malın hala beş para olduğunu, paketin üzerinde yazan gramajının yüz gram değil doksan gram olduğunu görüyorsun.

Görünüşte aldığın malın fiyatı artmadı ama gramajı azaldı, aslında fiyatı arttı çünkü sen daha az mal karşılığında daha fazla para ödemiş oldun. Peki bu numara kapitalistlerin kullandığı tek illüzyon numarası mı? Hayır, bu tür hilelerden yüzlerce var ancak bu hileleri anlatmaktan ziyade tüketicisini adeta kandırmak pahasına çirkinleşecek hilelerine başvuran büyük üreticilerin kapitalistlerin bu noktaya nasıl geldiğini anlatmam gerekiyor sana.

O yüzden kapitalizmdeki rekabet anlayışından başlayarak yazıma başlayayım.

Doğayı ve insanı zerre kadar umursamayan, sürdürülebilir olmayan ve her tökezlediğinde tökezlemesinin bedelini geniş halk kitlelerine, sana, bana ödeten kapitalizm ne mutlu ki yıkılıyor.

Tam da bu noktada kapitalizmin rekabet, yani vahşi rekabet anlayışını tartışmaktan ziyade kapitalistlerin gündeme getirdiği alakasız tartışma konuları mevcut. Onlara göre tekelleşmeye varan rekabet kapitalizmin sorunu değil, bu sorun rekabetin yapılış şekli ve denetlemeyle alakalı.

Eğer onlara kalırsa monopolyi yani tekelciliği ortadan denetim ile kaldırmak tekrar rekabetçi kapitalizmi diriltecek ve kapitalistlerin anladığı türden “ilerlemeci bir rekabetin” önünü açacak.

Yukarıda yazdığım düşünce şekli de dahil kapitalistlerin yapmış olduğu üç tane büyük hata var. Bunlardan ilki şu: Kapitalizim icat olunduğu ilk zamandan beri tekelcilikle zaten güreşmektedir yani bir sistem olarak kapitalizm, tekelciliğin anası, onu doğuran varlık olduğu için kendi yaratmış olduğu ve sevmediği o çocukla, o çocuğu doğurduğu günden bugüne kadar hala güreşmektedir.

Peki biz bunun örneklerini nerede görüyoruz? İçinde bulunduğun ülke dahil Amerikan devleti dahil kapitalist birçok devlette tekelciliğe karşı antitröst, rekabet ve piyasa denetleme kurulları mevcut çünkü kapitalizmin çat-pat işlediği her devlet şunun farkında ki eğer önüne geçilmezse o ekonomik sistemin içerisinde tekeller oluşmaya mecburdur. Kapitalistlerin ilk hatası denetimin-regülasyonların tekelciliği engelleyeceğini düşünmeleridir.

Gelelim ikinci hataya, yani denetim yoluyla tekelciliğin önüne geçme çalışmalarına. Peki bu tarz bir mücadele yöntemi ne kadar işe yarıyor? Yani yanlış kurgulanmış bir rekabet modelinin kaçınılmaz olarak tekelleşmeye varıyor olması ne kadar engellenebiliyor? Ne yazık ki engellenemiyor çünkü kapitalist bir düzende bu maddenin doğasına aykırı örneğin; Google bir monopolidir bir tekeldir, Amazon bir tekeldir, büyük ne kadar şirket varsa aklına gelen onların her biri birer tekeldir ve dünyayı kuşatmıştır ve baktığın zaman bu şirketlerin arasında aslında rekabet de yoktur. Sadece biri, diğerinin kendisini yutmasını engelleyebilecek kadar büyüktür. Bu sefer de oligopol ekonomi, yani birden fazla tekelin yönettiği ekonomi ortaya çıkar. Şu an olan da budur.

Yazımın başında söylediğim o üçgeni hatırla, o üçgenin her bir köşesini kapmış olan o büyük firmalar piyasayı domine etmekten, yönetmekten, piyasaya giriş engeli yaratmaktan ve fiyatları adeta bir kartel gibi belirleyip dayatmacılık uygulamaktan başka hiçbir şey yapmamaktadırlar. Peki bunun sebebi ne?

Yani bu neden kaçınılmaz bir durum? Çünkü rekabetçi piyasa insanın icat ettiği diğer birçok kurumda olduğu gibi güçlü noktalara, zayıf noktalara ve dengesiz boşluklara sahip.

tekel kartel vurgunculuk kapitalizm
tekel kartel vurgunculuk kapitalizm

İşte tam da bu sebeple rekabetin tekelciliğe, tekelciliğin ardından da vurgunculuğa dönüşmediği bir kapitalist düzen hayal etmek tabiri caizse sihirili bir rüyadan ibaret ama sana, bana kapitalizm satanlar kapitalizmin bu yanında hiç bahsetmiyor.

Çünkü onlar birer reklamcı, sen nasıl ki bugün bir ürün veya hizmet almadan önce interneti açıp kullanıcı yorumları okuyorsan ve reklamcıların değil, müşterilerin ne dediğine bakıyorsan işte o kapitalist reklamcıların da, kapitalizmi sana bana satanların da sistemin kötü yönlerinden bahsettiklerini görmek hiç mi hiç mümkün değil.

Ta ki sorgulayana, araştırana, merak edene ve öğrenene kadar. Peki ben bu durumda ne yapacağım? Kapitalizmin gözlerden saklanan sümen altı edilen ama dönüp dolaşıp doğrudan veya dolaylı yoldan hayatlarımızı etkileyen ne kadar kötü yanı varsa onlardan bahsetmeye devam edeceğim.

O yüzden kapitalist bir düzende rekabetin tekelciliğe, vurgunculuğa eğdirilmesinin kaçınılmaz olduğunu bütün gerçekleriyle anlatmak gibi bir sorumluluğum var. Hadi başlayalım…

İçinde bulunduğun kapitalist devlet dahil birçok kapitalist devlette bir şirketin yaşam ömrünü tamamlamış olması çok az sebebe dayanıyor:

1-) Başka bir şirket tarafından yutuluyorlar, ki ben buna ‘şirketlerin seksi çiftleşmesi’ diyorum. Bu kendi rızasıyla birleşen şirketler için de aynı, iflas edip iptek ile üretim araçlarını kaybeden şirketler için de.
2-) Operasyonlarını başka bir yere taşıyorlar.

Bu iki sebepten ilkini biraz açmak istiyorum, hiç belgesel izledin mi bilmiyorum. Eğer izlemediysen lütfen YouTube aç ve “peygamber develerinin çiftleşmesi” adında bir video bul ve izle.

Göreceğin şey şu olacak ki, erkek peygamber devesi en önemli uzvu olan uzvunu yani başını kaybetmek pahasına, dişisine yem olmak pahasına gider ve dişisiyle çiftleşir. Bu birleşmenin neticesinde erkek peygamber devesi başından ve vücudundan olur.

Peki bunun şirket birleşmelerine benzer tarafı ne? Çok basit.

Bir A şirketi düşün. Bu şirketin operasyonel merkezi, fabrikaları ve mağazaları olsun. Bir de B şirketi düşün, bunun da aynı şekilde operasyonel merkezi, fabrikaları ve mağazaları olsun.

A şirketi, B şirketini yutacak kadar büyüdüğünü ve yuttuğu zaman olan şey şudur: Artık iki tane operasyonel merkez olmaz, bunların sayısı bire düşer. Yani B şirketi kafasını kaybeder ve eğer A şirketi B şirketinin bütün uzuvlarından faydalanmak istemiyorsa. yuttuğu şirketin, birleştiği şirketin, seks yaptığı şirketin uzuvlarını atar -bunun kaçınılmaz sonucu iflas, işten kovulma ve işsizliktir- ya da işine yarayacağını düşündüğü faydalı ne kadar parça ve uzuv varsa onları da bünyesine katar yani yer.

Bu elbette rekabetin sonucudur. Çünkü piyasada daha fazla yer işgal etmek isteyen A firması kaçınılmaz olanı yapmıştır.

Peki bir gün A şirketi yiyebileceği diğer bütün şirketleri yedikten sonra artık rekabet edecek başka birisini piyasada bulamadıktan sonra ne yapar?

Biraz önce söylediğim ikinci seçenek devreye girer. Bu sefer belki ulusal çapta olmaktan çıkar ve dünyadaki piyasa rekabetine katılır ancak o büyük rakiplerinde kendisinde olmayan bir şey vardır, operasyonlarını iş gücünün ucuz olduğu ülkelerde örneğin, Asya Ülkeleri gibi ülkelerde yürütme kapasitesi.

O halde o şirketten yani A şirketinden ne yapması beklenir, operasyonunu başka topraklara taşıma ve bunu da rekabet edebilme pahasına yapar. Bunun da gene kaçınılmaz sonucu doğup büyüdüğü topraklarda yetiştirmiş olduğu iş gücünü, çalıştırdığı iş gücünü terk etmek olarak ortaya çıkar bu da beraberinde işsizliği ve işten çıkarmaları getirir.

Ford gibi işletmelerin Amerika Birleşik Devletleri’nin Detroit şehrini tek ettikten sonra olan da budur.

Ama her şey yolunda gitmektedir çünkü her şey rekabet namına yapılmıştır. A şirketi küresel oyunda yalnız olmadığını anladığında ve küresel rakiplerinin kendini yiyecek olacağı gerçeği ile yüzleştiğinde kaçınılmaz olanı yapar.

İş gücünün ucuz olduğu hangi topraklar varsa örneğin, Çin tasını tarağını toplar ve rekabet namına oraya gider ve geride düzinelerce işsiz ve ödenmemiş vergiler bırakır.

kapitalistler detroiti terk etti
kapitalistler detroiti terk etti

Peki A şirketinin Çin’de ne işi vardır? Sadece ucuz iş gücü mü? Elbette hayır, mesela orada insanları on iki saat çalıştırmanın önüne geçecek kanunlar yoktur, denetimler yoktur, her koşul, karlılık bakımından A şirketinin doğup büyüdüğü topraklardaki koşullardan kat kat daha zorlayıcıdır.

Şimdi tutup şunu diyebilirsin ki: “Sevan, e bu Çinlilerin, Çin’in ulusal problemi onlar çözsünler bunu, neden oradaki olayları bahane ederek kapitalizme balta vuruyorsun ki?”

Lütfen unutma ki, eğer yaşadığın ülkede emek, Çin’de satıldığından daha ucuza satılsaydı aynı şeyler kaçınılmaz ve istisnasız olarak senin de başına gelecekti. Başka başka Asya ülkelerinin başına geliyor da zaten.

Çünkü emeği ve iş gücünü sömürmek isteyenler için emeğin ve iş gücünün, işçisinin milliyeti yoktur. Senin, benim, bizim halk olarak hiçbirimizin milliyeti yoktur sömürenin gözünde ve işte tam da bu sayede A şirketi kendini diğer rakipleriyle rekabet edebilecek kıvama getirir. Bu da rekabet namınadır.

Yazının sonlarına geliyoruz… Yazının bu kısmına kadar rekabetin, tekelleşme pahasına yapılan rekabetin beraberinde kaçınılmaz olarak işsizliği, şehirlerin çöküşünü ve vergi gelirlerinde azalmayı doğurduğunu anladığını umuyorum.

O halde üçgenin tepe tarafında ne var? Yani tekelleşmeyi başarabilen şirketlerin devreye sokabileceği numaralar neler?

Bunun da cevabı basit, otomasyon. İnsan emeğini kullanmaktan daha ucuza mal olacak makinelerin üretim hattına sokulması ve bu sayede seri üretimde, maliyetlerin düşürülmesinde ve rekabette bir adım öne geçebilmek.

Tamam. Diyelim ki, makineleri insanların yerine işe koyduk ve o insanları da işten attık, bu makineleşmenin beraberinde getirdiği işsizlik ve bu işsizlikle yarattığı sosyal etkilerin listesi çok uzun. Fakat senin kapitalist düzende üretimin makineleşmesine ve beraberinde gelen işsizliğe dair az çok fikrin olduğunu tahmin ediyorum.

O halde rekabet, tekelleşme ve makineleşme süreci beraberinde işsizliği getiriyorsa bizim burada ikinci bir örnek vermemiz lazım. Daha da önemli bir sektör olan ilaç sektörünü düşün. Bugün belli başlı ilaçları, önemli ilaçları üreten birkaç ilaç firması var.

Üstelik bu ilaçların halkın faydasına veya daha ucuza başkaları tarafından çoğaltılması da yasak çünkü bunun önüne de patent enstitüleriyle geçilmiş vaziyette. Aynen yine bazı teknolojilerin halın faydasına olacağı halde patent adı altında mülkiyet altına alınması gibi.

Örnekler çoğaltılabilir, arttırılabilir. Bizim eleştirimiz ne peki? Yani halk olarak rekabetin, tekelciliğin ve vurgunculuğun bu zararlı üçgenin bizler neresindeyiz?

Biz aslında bu üçgenin doğrudan muhattabıyız çünkü bir kere vurgunculuk aşamasına geçtikleri zaman bu şirketler, fiyatları istedikleri oranda ve keyfi bir şekilde arttırabiliyor ve seni, beni kazıklayabiliyorlar. Tam bu noktada sana “Take Your Pills” isimli bir belgeseli izlemen için öneriyorum.

Bu durum uzaktan baktığın zaman tüketicinin, senin, benim, geniş kitlelerin aleyhine. Biz isteriz ki her zaman seçeceğimiz olsun. Yani birisi bize pahalıdan dayattığı zaman “hayır ben almayacağım” deyip mümkünse (piyasada varsa) başka bir tekelden almayı yeğleriz.

monopoli oligopoli tekelcilik vurgunculuk
monopoli oligopoli tekelcilik vurgunculuk

Peki ya bu tekellerin tamamı birer kartel haline gelirse. Örneğin; çok meşhur telefon markaları olan Apple veya Samsung gibi markalar kapılar ardında anlaşıp yeni çıkardıkları telefonlara fiyat biçerken “ya biz bu telefonları bin dolardan aşağı satmıyoruz kardeşim! Bu bizim son çıkan telefonumuz… Bu bizim amiral telefonumuz… Bunu alacak adamın bin dolar vermesi lazım!” dediği zaman ne yaparsın?

Cevap basit, hiçbir şey yapamayacaksın. Bu adamlar bir akşam yemeğinde, bir golf maçında bir araya gelip “ya ne yapalım biliyor musun? Bin dolar yapalım bu ürünün fiyatını zaten birbirimizden başka rekabet edecek kimsemiz yok, sonuçta illaki ya benden ya senden alacaklar, gün sonunda ikimizde karlı çıkarız” dedikleri zaman halk olarak düdüklenen ne yazık ki biz oluyoruz.

Ha bunu sana kapitalistler açıklamaya kalkarlar; insan aç gözlüdür, insan pazarın tamamını ele geçirmek ister, insan kendine rakip istemez, sürekli rakiplerini yok etmek ister” falan filan anlatır dururlar.

Hiçbiri sana oturup da bunun bir düzen problemi olduğunu, bunun sistem kaynaklı bir problem olduğunu söylemez çünkü kazançlarını sistemin tam da kendisinden ve içinde barındırdığı çelişkilerden elde etmektedirler.

Bir de bunlar sözde fiyatta ve kalitede rekabet ederken bizim kapitalist toplumun gariban halkları olarak yapmamız gereken ödev nedir? En iyi kaliteyi ve en düşük fiyatı sunanı bulup gidip ondan alışveriş yapmak.

Heeh, yaparsın yaparsın… Şirketler adeta peygamber develeri gibi sevişirken, bizler de halk olarak bu sevişmenin arasında mahvolurken istediğin gibi alışveriş yaparsın. Üstelik başka bir dünya ve hep birlikte kurtuluş mümkünken.

İçeriği beğendin mi? Beni Patreon üzerinden destekleyebilirsin!
YENİ BÖLÜM YAYINLADIĞIMDA HABERDAR OL

SON 5 BÖLÜM

İlk Yorumu Siz Yapın

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir